Pamuk Şehir – Denizli

Yine yollardayız. Bu sefer rotamız yine Türkiye’nin en güzel yerlerinden birisi, Denizli. Tabi bu sayfada alışık olduğunuz üzere yine herkesin yaptığı şeyleri yapmayıp, yapmadığı şeyleri yapmaya gidiyoruz. Yani bu yazının sadece Pamukkale yazısı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İçerisinde daha neler mi var ? Bir haftasonunda kısa zamanımıza sıkıştırabildiklerimiz.  Yaptıklarımız – yapamadıklarımızla güzel bir seyahat yazısına hazır olun 🙂

Biletlerimizi nereden aldığımızı artık söylemeye bile gerek yok sanırım. Eğer ekonomik fiyatlarla seyahat etmek istiyorsanız bakacağınız tek bir adres var. Tabi ki Pegasus.  Bazen Pegasus’ta biraz abartıyor gibi geliyor bana. Nitekim Sabiha Gökçen – Denizli arası 2 kişi gidiş dönüş 156 TL’ye bilet aldık. Seyahatimize 1 hafta kala bize katılmaya karar veren anne babalara ise yine 2 kişi gidiş dönüş 433 TL’ye bilet aldık. Yani her mevsim, seyahate kısa zaman kaldığında bile Pegasus ile gayet uygun fiyatlarla uçabileceğiniz bir yer Denizli.

Uçağımıza binmek üzere sabah 05:00’te evden çıktık. Uçağımız saat 06:30’da. Yolculuk başladıktan yaklaşık 50 dk sonra Çardak havalimanına teker koyduk. Hemen araba kiraladığımız firmaya giderek arabamızı teslim aldık. Denizli Çardak Havalimanı Denizli’ye yaklaşık 65 km. Yani şehir merkezi baya uzakta. Kahvaltı yapabileceğimiz bir yer sorduğumuzda hemen hemen herkes buralarda kahvaltı yapabilecek bir yer yok dedi. Halbuki ne güzel hayallerle buralara gelmiştik. Şöyle mis gibi bir köy kahvaltısı, organik yumurtalar, kasap sucukları daha neler neler. Havalimanına adını veren Çardak ilçesine girdik. Sabah 09:00’a kadar etrafta dolaştık ama gerçekten etrafta poğaça alacak bir yer bile bulamadık. En sonunda bir petrol istasyonunun yanında kamyoncuların uğradığı bir yer bulduk. İçerisi pek iç açıçı görünmese de mecburen girdik. Birer sucuklu yumurta söyledik. Siparişimiz ise kocaman bir saç tavasında geldi.

Tadı muazzam tabi, sonuçta kamyoncuların uğradığı yerde yemek yiyen yanılmaz 🙂 Kahvaltımızı yaptık, karnımızı doyurup, çaylarımızı içip kendimize geldik. Artık günün yorucu programına hazırız.

Salda Gölü: Son yıllarda oldukça popüler olan Salda Gölünü gördünüz mü ? Buraya gidenler anlata anlata bitiremiyor. Resimleri inanılmaz, kumları bembeyaz görünüyor, birde adını Türkiye’nin Maldivleri koymuşlar. E tabi bizim ülkemizde hemen dikkat çeken şeyler bunlar. Biraz daha genç, backpacker ya da İnterrail’ci arkadaşlarınız varsa  “ya geçen orada kamp yaptık, inanılmaz güzel, gece harika, yıldızların altında uyuyorsun” diye hava attıklarını da duyabilirsiniz. Hemen burada bir şey söylemek istiyorum, hava atmakta kesinlikle haklılar. Neden mi ? Hadi hemen konuya girelim de işin heyecanını kaçırmayalım.

Çardak’tan yola çıkıp Salda Gölünün içinde bulunduğu Burdur’un Yeşilova ilçesine ulaştık. Bu yol yaklaşık 1 saat kadar sürüyor. Yoldan geçerken yine güzel ülkemizin pek kimseler tarafından bilinmeyen inanılmaz güzel doğasını soluyarak buraya ulaşıyorsunuz. Yani tabi bazı insanlar için taş toprak, ağaç ama bakmasını bilenler için tam bir hazine. Mesela Çardaktan ayrıldığınızda hemen yanıbaşınızda göreceğiniz Acıgöl, yada küçük bir tırmanış şeridi olan Ayvaz civarı ve belkide en güzellerinden birisi olan Akgöl. Akgöl’ün neresi ilginç derseniz burasının yaz aylarında kuruması ve insanların arabalarıyla kesitme yol olarak göl tabanını tercih etmesi diyebilirim. Önceleri hep Burdur’un Yarışlı gölüne giden Flamingolar bu gölü Mermer ocaklarının kirletmesi nedeniyle son yıllarda bu Gölü tercih etmeye başlamışlar. Tabi orada da yasak av vs gibi pek çok olay olmuş. Ülkemizin değerini ne zaman bileceğiz acaba ??? Bu bir bağırma ünlemiydi !!!

Neyse biz tabi ki arabamıza güvenip göl tabanından gitmeyi tercih etmedik, etrafından dolanarak Akgöl’ü geçtik, Sonrası ise tam bir Cennet. Güzel bir vadiye girdik, bahçeler güzelleşmeye başladı. Sonra ise Halk Plajı tabelasından içeriye girerek kendimizi Salda Gölünün kıyısında bulduk. Buraya giderken yüzmeye çok niyetliydim fakat henüz çok erkendi ve Gölü’de pek aradığım gibi bulmamıştım. Sonra fotoğraflardaki yerin burası olmadığını anladık. Biz gölün yanlış tarafına gelmişiz!!! Hemen Google Maps’ten gölün neresinde olduğumuza bakıp doğru yeri tespit ettik ve daha geniş beyaz bir alanın olduğu yere gittik.

Burası halk plajı denen yere yaklaşık 5-6 km uzaklıkta. Oraya gittiğimizde ise gerçekten fotoğrafların doğru olduğunu anladık, aradığımız yer burasıydı. Hemen arabayı müsait bir yere park ettik. Arabaların içeri girmemesi için yol ile plaj arasına küçük bir bariyer yapmışlar. Bu nedenle biraz yürümeniz gerekiyor. Aslında iyi de olmuş yoksa bizim millet arabayla göle bile girer 🙂

Neyse aldık elimize eşyalarımızı, atıştırmalıklarımızı, gölün kenarına kurulduk.

Ve bilin bakalım, Ekim ayında sabah baya erken ve suyun 20 derece olmasına aldırış etmeden ben mayomu giydim ve yüzdüm. Tabi yaz boyunca bünye tuzlu suya alışınca tatlı suyu birden bire algılayamadı. Havuz gibi ama burnunuzda klor kokusu yok. Bastığınız yerdeki kum o kadar yumuşak ki ayağınız tam batar gibi olacağı an bi panikliyorsunuz ama sonra o yumuşaklık hoşunuza gidiyor.

Su ise son derece sığ fakat  ortası oldukça derin. Hatta yemek yediğimiz yerdeki bir çalışan ortasının dibinin olmadığını ve buradan atılan bir bidonun akdenizden çıktığını söyledi. Bu bölgedeki yer sularını düşününce olmayacak şey değil fakat ben ona “yohhh yaa, her şehrin böyle efsaneleri var” dedim, pişmanım 🙂 ama doğal olarak birisinin bidonu buradan batırıp bidip Akdeniz’in başında beklemesi gerekiyor ki bunu söyleyebilsin değil mi ? Pek mantıklı değil yani…

Gölün içinde hiç bir canlı türü yok çünkü su sodalıymış. Yani mikroptur, yok efendim yengeçtir yada deniz kestanesidir demeden girip rahat rahat yüzebilirsiniz. Yüzme faslı bittikten sonra şöyle göl kenarına uzanıp etraftaki güzelliğin tadını çıkardık. Ülkemizdeki zenginliğe bakar mısınız? Hem göl, hem yüzülebiliyor, bembeyaz kumları, sodalı suyu, harika bir manzarası var. Başka nerede vardır böyle bir yer !!!

Gölün etrafını tam tur arabayla gezebiliyorsunuz, Bizde sağ olsun Google Maps’in hatası sayesinde öğrenmiş olduk. Neyse ki yolun yarısında hatayı fark ettik. Birde son olarak Salda gölünde son yıllarda kamp yapmak çok yaygınlaştı. Geceleri inanılmaz manzaralar çıkıyormuş paylaşılan resimlere göre. Fakat giderken yanınıza tüm ihtiyaçlarınızı almayı unutmayın zira etrafta gidip şunu alayım, bunu alayım diyebileceğiniz yerler yok, bu da bir not olarak böyle kalsın.

Serin Hisar Kuruyemişçiler : Biraz dinlenip fotoğraf faslını bitirdikten sonra Salda gölünden ayrıldık. Aslında istikametimiz Denizli Teleferik’ti. Arabamıza bindik ve Denizli girişindeki Teleferik’e doğru yollandık. Fakat yolda giderken birden şöyle yazılar çıkmaya başladı. Kuruyemiş avm, Leblebici Hasan usta, Leblebi Diyarı … Derken anladık ki burası Türkiye’nin Leblebi ve kuru yemiş merkezlerinden birisi olan Serin Hisar. Nerede durup bir baksak diye düşünürken gözümüze takılan Parmahal Kuruyemiş AVM’ye girdik.

İçeriye girerken gerçekten AVM’mi acaba diye merakla bakarken, içerisinin aslında tek salondan oluşan kocaman bir yer olduğunu görünce şaşırdık. Bu kadar büyük bir yerde boş yer yok. Yani anlayacağınız A’dan Z’ye kuru yemiş namına ne varsa bulabileceğiniz bir cennet burası. Üstelik her şey son derece taze. Sanırım arkada bulunan küçük üretim alanında sadece leblebi vs yaparken diğer satılan ürünler ilerde yer alan kuru yemişçiler sitesinden geliyor. Çünkü o kadar çeşidi üretmelerine imkan yok. Bu arada cips tarzı olan kuru yemişler ve tuzlu yer fıstığı gerçekten çok güzeldi, tavsiye edilir.  Neyse kapının önünde oturup birer de çay içtikten sonra tekrar yollara düştük.

Şahin Tepesi: Denizli Pamukkale’ye doğru güzel bir yoldan gidiyorsunuz. Bir yerde tam yeşilliklerin arasına daldık ve hemen sağda bir tabela “Şahin Tepesi Seyir terası”. Gittiğimiz her yerde bizlerde eğer yolumuzun üzerindeyse buralarda durup şehre şöyle bir bakmayı alışkanlık haline getirdik.

Zaten burada arabaların durabilmesi için özel bir park alanı da var. Denizli’de diğer tüm şehirlerimiz gibi gerçekten çok güzel. Üstelik burada göz zevkini bozan yapılar yok. Ek olarak da Honaz Dağı ve Babadağ’ın harika bir manzarası gözlerinize bayram ettiriyor.

Fakat maalesef insanımızın  ne kadar eğitimsiz olduğunu yerdeki çöplerde bir kere daha görüyorsunuz hemen. Tabi burada da mutlaka durup şehre girmeden önce Yahya Kemal Beyatlı edasıyla “ Sana dün bir tepeden baktım Aziz Denizli” diyin.

Karnınız acıktıysa hemen buranın biraz aşağısında bulunan Şahin Tepesi Restourantta yemek yiyebilirsiniz. Gitmeden önce yorumlara mutlaka bakın, biz yemedik, eğer beğenmezseniz suçlu biz olmayalım 🙂

Teleferik: Şahin Tepesi’ni de arkamızda bıraktıktan sonra artık Denizli Teleferik’e gidebiliriz. Buraya giderken yolda çok mola verdik artık durmak yok. Denizli Teleferik’e vardığımızda çok güzel düzenlenmiş, herkese yetecek kadar otoparkın olduğu modern bir tesise giriyorsunuz. Tabi birde Babadağ’ın tepesine doğru tırmanan teleferiğe bakıp biz nasıl bineceğiz buna diye ufaktan ürküyorsunuz. İçeriye girip bilet sırasına geçiyorsunuz. Bilet sadece 5 TL. Bileti aldıktan sonra asansörle bir üst kata çıkıp gelen teleferiğe biniyorsunuz. Biz arkamızda bekleyen olmadığı için 4 kişi binip yukarı doğru tırmanmaya başladık.

Manzara gerçekten nefes kesici. Bir kaç dakika içerisinde en tepeye tırmandık ve hemen indik.

Sonra hemen teleferiğin yanında bekleyen ücretsiz servislere binerek Bağbaşı yaylasına doğru tırmanışımıza devam ettik. Bağbaşı yaylasına vardığımızda o kadar güzel bir yer bizi bekliyordu ki inanamazsınız. Çok güzel ağaç evler,  taş evler, kıl çadırlar, fıskiyeler yeşillik. Zaten bir kaç saniye içerisinde oksijen burnunuzu yakmaya başlıyor. Etrafta mekanik ve şehir hayatına ait hiç ses yok. Tamamen doğal güzellikler, koşan oynayan çocuk sesleri, kuş sesleri. Güzel bir doğa yürüyüşü yapabilir yada oturup güzel bir yemek yiyebilirsiniz. Ya da kıl çadırlarda gözleme alabilirsiniz. Bizim tercihimiz akşama Özel bir yemek yiyeceğimiz için gözleme ile geçiştirme yönünde oldu. Fiyatlarda oldukça uygun. Bir gözleme bir ayran 8 TL.

Sonrasında ise birer Türk kahvesi içip enerjimizi tekrar doldurduk. Buraya gelmişken arka tarafta duran Bungalow evleri sorduk. Bunlar aslında otel gibi günlük kiralanan yerlermiş. Günlük kişi başı 150 TL’ye sabah kahvaltı ve akşam yemeği dahil buralarda kalınabiliyormuş. Aslında kışın buraya gelip odadaki kuzineyi odunla yakıp, çıkan çıtır çıtır sesleri dinlemelik bir yer burası. Umarım ileride bir gün böyle bir yazımızı da okuyabilirsiniz.

Yaylanın etrafında biraz adımladıktan sonra servislerin bizi geri alacağı yere geldik. Bu dönemde bile o kadar servis bekledik ki, yazın yürüyerek inmeyi tercih edebilirsiniz.

Tekrar teleferiğin olduğu yere gelip, buradaki seyir terasından Denizli’yi izledik. Bu şehre gitgide kanım ısınmaya başladı dostum 🙂

Tabi her seyahatte maalesef gezilip görülemeyen yerler oluyor. Bu yer bizim için Denizli’de Laodikya oldu. Gün batımı izlemenin çok keyifli olduğu söylenen yere akşam saat 5’ten sonra girişler kapandığı için gitmek nasip olmadı. Siz bir gün batımını buraya ayırabilirsiniz. Tabi tek gece kalışlı ya da günübirlik ama gün batımını içerek şekilde Denizli’yi ziyaret ediyorsanız tavsiyemiz başka yönde olacak. Tabi Laodikya 5’te kapanırken insanları da dışarı çıkarıyorlar mı onu bilmiyorum açıkçası. 5’te batan bir güneş hatırlamıyorum doğrusu.

Pamukkale: Teleferik’ten inip arabamıza bindik. Artık asıl rotamıza gidebiliriz. Evet rotamız Denizli’nin hemen kuzeyinde bulunan Pamukkale. Zaten ikisi hemen hemen birleşmiş gibi görünüyor. Denizli oldukça büyük ve gördüğümüz tüm sokakları, caddeleri Türkiye’nin belki de en iyisiydi diyebilirim. Girdiğimiz ara sokaklarda bile diğer pek çok şehirden farklı olarak bir plan ve nizam vardı. Her yerde pırıl pırıl.

Çevre yolundan geçerek Pamukkale ilçesine ulaştık. Bizim otelimiz Pamukkale’nin hemen yakınında bulunan Bella Maritimo Hotel. Otelde eşyalarımızı yerleştirip akşam yemeğine kadar dinlenmeye çekildik. Otelin arka penceresinden bakıldığında bir tepeye kireç dökülmüş gibi görünen bir yer. Pek bi hayal kırıklığı oldu bu bana.

Fakat bir yandan da “mutlaka güzel  ki bu kadar insan gezmeye geliyor” diyorum kendi kendime. Bu arada tam olarak nedir ne değildir diye Pamukkale yazılarını okurken burası hakkında en detaylı seyahat yazılarından birini yazmış olan Evde Yokuz ekibinin yazısına denk geldim. Tamam tamam merak etmeyin bulduğum bu bilgileri bende tüm detayları ile vereceğim 🙂 Yazıya tıklayıp açılmasını beklerken günün tüm yorgunluğuyla gözlerim kapanmış. Ne kadar süre uyuduğumu hatırlamıyorum ama gözlerimi açtığımda yazı açılmış. Yazıyı baygın baygın okumaya çalışırken birde baktım ki Pamukkale baya gece yarılarına kadar açık. Hatta insanlar özellikle gün batımına gidiyorlar. Cahilliğime kızıp hemen 30 saniye içerisinde giyinip beraber buraya geldiğimiz eş dost herkesi arkada bırakarak arabaya atladım 🙂 Hızlı şekilde güney kapısına arabayla gittim. Güneş henüz batmak üzere. Müze kart ımı (Müzekart detaylı yazısını okumak için tıklayın) alıp travertenlere doğru koşmaya başladım. Elimde fotoğraf kameram, telefonum, aksiyon kameram bir yandan koşuyor, bir yandan üçüyle de mümkün olduğunca görüntü almaya çalışıyorum.

Ama asıl amacım güneş batmadan travertenlerde olmak. Fakat bu maalesef gerçekleşemedi, ben travertenlere geldiğimde güneş maalesef batmıştı artık. Fakat havada efsanevi bir kızıllık var.

Tabi ayakkabılarımı elime alıp suların içine attım kendimi. Usul usul adımlarla suların içinde gezdim. Belki çok garip gelecek ama suların içinde bastığınız yerler Salda Gölü’nün dibindeki kumla aynı gibi. Fakat burada tamamen farklı bir olay var. Burasının kimyasal oluşumu konusunda bir sonraki gün notlarımda detayları vereceğim çünkü şimdi sadece gün batımından bahsetmek istiyorum. Belki de dünyanın en güzel gün batımlarından birisi burada. Hava öyle bir güzel kırmızılığa bürünüyor, Pamukkale’nin usul usul akan suları ışığı yansıtıyor ve o mükemmel manzara ortaya çıkıyor.

Adım adım yürüyorum. Koreli kardeşlerimize resmimi çekmeleri konusunda yardımcı olmalarını istiyorum, sağ olsun hepsi bir Nihat Odabaşı edasıyla şöyle geç, şöyle poz ver diye cep telefonumla resmimi çekiyorlar. İşte bu resimlerde bu anlardan kalma  🙂

Hava artık iyice karardığı için sulardan kendimi zar zor çıkartıyorum. Sonrasında biraz arka kısımlara doğru yürüyorum. Resim çeken insanların sesleri geliyor. Meraktan biraz daha ilerlediğimde ise işte bu manzarayla karşılaştım. Ve buradan kopmak baya zor oldu açıkçası 🙂 Beni buradan koparan şey de otelde kalanların açlık çığlıkları oldu 🙂

Güneş battıktan sonra biraz da buraya uğramayı unutmayın. En güzel manzaralardan birisi de buradan izleniyor.

Resim ve gün batımı faslı bittikten sonra tekrar güney kapısına doğru yürümeye başladım. Hemen burada şunu belirteyim ki Güney kapısından girdikten sonra ideal olan tarihi kısımlar ve Traverten alanlarını gezerek travertenlerden aşağıya inip Kuzey kapısından çıkmak. Yol planı da aslında böyle yapılmış. Fakat arabayla gelenler tekrar güney kapısına yürümek durumunda kalıyor. Gün batımını yakalamak için ne kadar hızlı geçtiysem buraları artık tekrar arabayı bulmam yarım saatimi aldı J

Hierapolis: Ertesi gün erkenden kalkarak Pamukkale girişine doğru yola koyulduk. Öncelikle müzekart çıkarttırarak kartlarımızla içeriye girdik. İlk hedefimiz Hierapolis antik kentini gezmek. Hierapolis antik kenti Arkeoloji literatüründe “Kutsal kent” olarak biliniyor. Nedeni ise burada eski zamanlarda pek çok tapınağın bulunmasıymış. Bu kutsal kentin ilk kuruluş yılları MÖ 2. Yy’a kadar gidiyor. Adını Bergama kralının eşi ve Amazonlar kraliçesi Hiera’dan aldığı sanılıyor. MS 60 yıllarında imparator Neron dönemi ve sonrasında yaşadığı üst üste depremlerle ilk kuruluş mimarisi olan Hellenistik özelliklerini kaybetmiş ve tipik bir Roma kentine dönüşmüş. MS 80 yıllarında Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Philip’in burada öldürülmüş. Roma sonrasında Bizans Hrıstiyanlığı kabul edince de  burası çok önemli bir dini merkez haline gelmiş. 1200’lü  yıllarda Türklerin eline geçmiş. Sonrasında ise bugüne kadar bu şekilde gelmiş.

Eskiden burasının nasıl olduğunu gözünüzde canlandırmak istiyorsanız aşağıdaki görsele bir göz atın derim

Alanda pek çok eser bulunuyor. Hani bazen olur ya istemediğiniz kadar eser var burada. Neden mi, Hiç bir şeye tam odaklanamıyorsunuz, hep bir eksik kalma duygusu. Keşke daha az şey olsa da adam akıllı incelesek diyor insan. Her yeri tek tek gezip tarihini inceleyecek olduğunuzda günler sürecek bir serüvene atılmış olacaksınız. Üstelik sadece gözünüzün gördüğü alanları gezseniz bile böyle oluyor. Birde görülmeyen arka tarafta kalan alanlar var.  Neyse ki sizin için en önemli olan yerleri burada özetleyeceğiz. Yok ben tarih aşığıyım, zamanımda çok fazla diyorsanız detaylı tüm bilgilere şuradan ulaşabilirsiniz.

Antik Tiyatro: Hierapolis’e ilk girdiğinizde yoldan ilerlerken ilk gözünüze çarpan yer antik tiyatro oluyor. İlk yy’da yapılmaya başlanmış ve yapımı tam 150 sene civarında sürmüş. Şu ana kadar bu kadar sağlam gelebilmesi, görkemi, kabartmaları taş işçiliğini düşününce belki kısa bile sürmüş diyebilirsiniz.

Dünya’da ki en özgün antik tiyatrolardan birisi. Burası gerçekten hem resim çekmek için hemde zamanında burada oynanan tiyatro oyunlarını vs düşünmek, geçmişte yaşamak için çok güzel bir yer.

Burada resim çekmek için balık gözü lens veya aksiyon kamerası kullanın ki, güzel fotoğraflar elde edebilin. Nasıl da yardımcıyım ama 🙂

Domitian Kapısı: Bu kapı Hierapolis alanının gözle görülebilen sonlarına doğru yer alıyor. Taşların yerleştirilmesi ve ayakta durabilmesi nasıl yapılabilmiş diye bakıldığında fizik kurallarının ve mühendisliğin çok güzel kullanılmış olduğunu görebiliyorsunuz.

Aziz Philippus Kutsal alanı: Bu alan günümüzde bile hala Hristiyanların hacı olmak için geldiği önemli bir yer. Burada Aziz Philippus’un mezarı, Bir kilise, çeşme, hamam ve merdivenler gibi pek çok yapı bulunuyor.

Apollo tapınağı: Tabi artık bu tapınaktan geriye çok fazla şey kalmamış. Çok tanrılı dönemden sonra hem Romalılar, Bizans ve Türk dönemlerini geçirmiş. Yani çok fazla din değişimi yaşanmış burada, doğal olarak artık böyle bir yer mevcut değil. Burası Şehri ilk kuranların en önemli tanrısı olan Apollo adına yapılmış. İnanca göre Tanrı Apollo bu yerde Ana Tanrıça Kybele ile buluşmuş. Buranın altından zehirli bir gaz çıkıyormuş ve antik kaynaklarda Kybele’nin rahibinin gaz sızan mağazaraya indiğini ve etkilenmediğini yazmışlar.

Tarihi alanlarla ilgili hep aklımdan geçen şöyle bir şey var. Keşke bu alanları orada bulunan parçaları ile tekrar inşa edilebilsek de buraların görkemini gözlerimizle görebilsek.

İşte kısaca bu tarihi alanları böyle tanıyabiliriz. Fakat adım attığınız her yerde tarihi yapılar olduğunu görüyorsunuz. gerçekten inanılmaz bir şehir. Zaten Antik zamanların en önemli kentlerinden birisi burası.

Pamukkale: Ve şimdi gelelim Pamukkale’ye. Öncelikle bu kadar güzel olduğu için bizim Denizli’ye gelmemize, bu kadar güzel yeri görmemize neden olduğu için teşekkür etmemiz gerekli diye düşünüyorum. Biraz karışık bir cümle oldu sanırım ama kısaca teşekkürler Pamukkale. Evet , uzaktan yaşadığınız hayal kırıklığı içeri girince büyük bir hayranlığa dönüşüveriyor.

Şimdi konuya öncelikle burası nasıl oluşmuş onunla başlayalım. Aslında burası termal su kaynağı. Farkı ise yerin dibinden çıkan sıcak suyun içerisinde karbondioksit, karbon monoksit ve Kalsiyum hidrokarbonat bulunuyor. Yani bir nevi bakkallarda satılan karbonat gibi düşünebilirsiniz. Su yeryüzüne çıktığında Karbondioksit ve Karbonmonoksit uçuyor ve kalsiyum karbonat kalıyor. Sürekli su aktığı için bu Karbonat zamanla büyük bir alanı kaplamaya ve inanılmaz şekiller oluşturmaya başlıyor. Muhtemelen Hierapolis’i kuran kişilerin amacı da bu şifa kaynağı ve güzel yere yakın olmaktı.

Binlerce yıl gayet mutlu mesut yaşayan Pamukkale 1950’li yıllarda bakımsızlık ve bilgisizlik yüzünden hızlı bir şekilde bozulmaya başlamış. Tabi bunda dillere desten güzelliği nedeniyle insanların buraya akın etmesi, otel ihtiyacının doğması nedeniyle bilgisiz bir şekilde oteller yapılması, Termal tesislerin, Pamukkale’nin yer altından çıkan suyunu kullanması ve bu suyun kirlenmesi gibi pek çok etken bulunuyor. Hatta belki 20-25 sene öncesine kadar insanlar ayakkabılarıyla bile buraya girebiliyorlarmış. Fakat sonrasında Unicef belediye ve diğer yetkili birimlerin işbirliği neticesinde belli bir aydınlanma yaşanmış. Termal tesisler yıkılarak uzağa taşınmaları sağlanmış. Ayakkabı ile içeri girmek yasaklanmış. Suyun akış yönü ile değişiklikler yapılmış. Neticesinde bugün yine tüm travertenlerden su akmıyor ama en azından belli bir temizlenme yaşandığı söyleniyor. Evet hala güzel ve güvenlik görevlileri büyük bir titizlikle korumaya çalışıyorlar ama o en güzel halini nasıl alabilir diye merak etmiyor değilim. Şunu da büyük bir açık yüreklilikle söylemek gerekir ki, böyle bir alan Avrupa yada Amerika’da olsa onlar değil insanların bu alanın üzerinde gezinmesini, yanına sokulanlara bile engel olurlardı. Nerede var böyle bir yer dünya üzerinde Allah aşkına.

Şimdi şunu da söylememiz gerekir ki çıplak ayakla burada dolaşmakta her şeye rağmen buranın dokusuna zarar veriyor ve yeni traverten oluşumlarını engelliyor. Gördüğümüz beyaz alanların birkaç mm’sinin oluşması bile yıllar alırken, insanların burada dolaşması tabi ki yeni alanların sertleşmesini engelliyor. Zaten gittiğinizde göreceksiniz ki aslında toplam alanın belki 10’da biri açık. O da aşağı doğru inerken sol tarafınızda kalan havuzlar.

Efenim şimdi siz sanki girip gezmediniz mi diye soracak olursanız evet girdik. Hem dünyanın en güzel duygularından birisi hemde sağlıklı mis gibi termal su. Yani suyun sıcaklığı öyle güzel ki yaz kış içinden hiç çıkmadan saatlerde burada kalabilirsiniz.

Size önerim buraya giderken mutlaka yanınızda mayolarınızı alın. Mümkünse elinizde taşıyacak minimum şey bulundurun. Bizim gibi 3 poşetle gezmeye çalışmayın. He birde tabiki aksiyon kamerası alın mutlaka.

İlk ayakkabıları çıkardığınız alan biraz ayaklarımıza batsa da çok kötü değil. İlk travertene ulaştığınızda beklemediğiniz derecede yüksek ısıda bir suyla karşılaşıyorsunuz. Burası soğuk havalarda girilebilecek en güzel havuzlardan birisi.

Havuzlarda aşağı doğru gidildikçe su soğuyor. Fakat arada bazılarına dışarıdan su verildiği için direk soğuk olanlarda var. Biz 3. Veya 4. Havuza yerleşip kendimizi güzel suya bıraktık. Bütün vücudumuzu suyun içinde kaybettik. Biraz ayaklarımızın altındaki macun gibi kalsiyumu bacaklarımıza yüzümüze sürdük ama sürmez olaydık. Orada bizi gören bir kaç kişi “bak bak yüzlerine sürüyorlar, şifalı şifalı deyip” önce bizim gibi yerden alıp süründüler sonra ise kesmediği için yüzlerce yılda oluşan duvarları söküp yüzüne başına sürmeye başladılar. O an buna sebep olduğumuz hissiyatıyla yapmaz olsaydık dedim kendi kendime. Ama insanların bu kadar cahil olacağını nasıl bilebilirsiniz ki. Tabi aslında Roma’da tarihi eserlerin üzerine yazı yazdığı için tutuklanma tehlikesi geçirip, 2200 € ceza ödemeye mahkum olan Türk, sadece başkaları da yazmıştı diye kendini savunurken bunu da düşünmemiz gerekirdi. Olayı bilmeyenler için haberi şurada .

Antik Havuz: Neyse Pamukkale’de baya dinlendik, havuz suyu çok iyi geldi. Ama hiç istemesek te kalkmamız lazım. Çünkü son bir durağımız daha var. Orası da en az burası kadar güzel bir yer olan Antik Havuz. Yine isteksiz usul usul adımlarla indiğimiz tüm yolu geri dönüp Pamukkale Traverten alanından çıktık. Eğer arabanız yoksa önce Antik Havuz’a sonra Pamukkale Travertenlerini gezerek Kuzey Kapıdan çıkabilirsiniz.

Antik havuz zaten seyahatimizin de son durağı. Önce burada içeride yer alan kafe de karnımızı doyurduk. Tabii yemekten çok fazla bir şey beklememek lazım. Fiyatlar genele göre biraz yüksek diyebiliriz. Ama böyle bir yer için kabul edilebilir.

Neyse tatlarına çok takılmadan yemeklerimizi yedik, sonrasında hemen biletlerimizi aldık. Evet burada artık müzekartlarınız geçmiyor. Havuzun etrafında ücretsiz takılabilirsiniz ama havuza girmek ekstra ücrete tabi. Bence böyle olması buranın geleceği açısından da çok iyi olmuş. Böylece yığınla kalabalık olmasının da önüne geçilmiş. Biletleri aldıktan sonra giriş kapısına doğru ilerliyorsunuz. Bende elimde aksiyon kamerası ile havuza girmeye çalışırken oraya çöreklenmiş olan ve havuz içerisinde insanların fotoğraflarını çekerek onlara para karşılığı satan çetenin uyarısıyla karşılaştım. Neymiş efendim, içeriye kamera alınmıyormuş. Bende internette herkes giriyor, nasıl yani yeni mi çıktı bu diye isyan ettim. Sonra tartışmayı fazla uzatmayıp o serin havada yalın ayak koşa koşa gidip kamerayı oturduğumuz masaya bıraktım. Ama masadaki babama birazdan havuzun içinde bana yollarsın diye de söyledim. Neyse elim kolum boş havuza girdim. Havuzun içindeki suyun sıcaklığı tam 36 derece ve o kadar güzel bir sıcaklık ki anlatamam. Havuza girer girmez hemen gidip aksiyon kameramı aldım. Sonra ise suyun içinde takılmaya başladık.

Buranın nasıl oluştuğunu da kısaca anlatalım madem. Burası gerçekten de antik bir havuz. Zamanında insanlar bu şifalı sulardan faydalanmak için  buralara geliyorlarmış. Bir nevi bizim ılıca-kaplıcalar gibi yani. Dikkat çeken konu ise içinde tarihi sütunların, taşların bulunması. Bu taşlar henüz 200’lü yıllarda burada olan büyük deprem neticesinde havuzun içerisine düşmüş. Buraya gelirken mutlaka deniz gözlüklerinizi yanınıza almayı unutmayın. Çünkü havuzun suyunun sodalı olması ve sürekli maden suyu gibi kabarcıklar çıkarması nedeniyle aşağıda gözlerinizi açmanız baya zor. Bu nedenle deniz gözlüğü ve aksiyon kameranız yoksa sıcak bir duş alıp çıkarsınız. Biz aksiyon kamerası alıp deniz gözlüğü almadığımız için o an birşey göremesekte sonrasında izleyebileceğiz J

Havuz kısmına girdiğinizde yapılacak bir kaç şey bulunuyor. Öncelikle ilk girilen bölgedeki alanda su oldukça sığ. Burada taşlara çok dikkat etmeniz lazım. Alt kısmıda göremediğiniz için yaralanma ihitmali çok yüksek. Fakat burayı aştıktan sonra binlerce yıllık sütünlardan birinin üzerine kurulup suyun tadını çıkarabilirsiniz. Burada takılırken ortada yer alan bir ip dikkatimizi çekiyor. Bu ipin diğer ucunda kalan kısım suyun derinliğinin yüksek olduğu alan. Burada biraz takıldıktan sonra insanların duvardan geçen başka bir ipe kurutulmak için ipe asılan dolmalık biberler gibi sıralandığı alana yüzdük.  Burası daha fazla hareket özgürlüğü sunuyor. Burasının biraz daha ilerisi ise girişi dev bir sütünla kapatılan ve kaynağa en yakın bölüm. Tabi kapanan dediysem sütunun altından ve üstünden bu yere geçebiliyorsunuz.

Burada suyun sodalı olduğunu çok daha iyi görüyorsunuz. Aşağıdan yukarıya gazoz gibi sürekli baloncuklar çıkıyor. Su burada daha sıcak ve kaynakda hemen dibimizde. Burada bizde diğer dolmalık biberlerin yanına geçerek ipe tutunduk. Gerçekten inanılmaz güzel. Fakat ne daha güzel olabilirdi biliyor musunuz ? Kışın buz gibi havada buraya yüzmek.

Neyse burada yaklaşık 2-3 saat gibi takıldık. Kameramızla çekimimizi yaptık. (Yasaklara tabi uyalım ama bir mantığı varsa tabi, orada çöreklenmiş çete istiyor diye değil. Üstelik tekel olmanın gücünü o kadar kötüye kullanıyorlar ki, böyle bir yerde su altı kılıfı bile olmadan çekim yapıyorlar.

Yani Turizm Bakanlığına sormak lazım, burada çekim yapmak gerçekten yasak mı? Yasaksa sebebi ne ? Eğer değilse bu adamlar oraya kafalarına göre çekim yapmak yasak yazısını nasıl asabiliyorlar ?)

Havuza girdiğimiz yere çıkmak için giderken sol tarafınızda yer alan ve gürül gürül akan suyun altına geçip sırtımıza suyun gücüyle masajda yaptık daha ne olsun 🙂 ödeyeceğiniz paranın karşılığını tamamiyle alabileceğiniz harika bir yer burası

Antik havuz kısmında emanet ve giyinme odaları gibi yerler bulunuyor. Bu nedenle burası çok rahat. Pamukkale tarafında da emanet alanları olsa çok güzel olur.

Antik havuz

15 Nisan / 2 Ekim yaz periyodunda 08:00’de açılıp 21:00’de kapanıyor.

3 Ekim / 14 Nisan Kış periyodunda 08:00’de açılıp 17:00’de kapanıyor. Bilet alma süresi ise kapanış saatinden yarım saat önce bitiyor.

Hazırlandıktan sonra artık Pamukkale’den ayrılıyoruz. Arabayla giderken son bir kere daha bakıyoruz. Artık Denizli ve Pamukkale’de kışın yapılacaklar listesini hazırlayıp veda ediyoruz. Yani Bağbaşı yaylasında kuzineli odada bir gece geçirmek, sonrasında buz gibi havada Pamukkale ve Antik havuz’un sıcak sularında yüzmek gibi to do listelerimiz oluştu. Umarım bir gün onları da yapabiliriz.

Hüzünlü hüzünlü havaalanına giderken, Çardak Hava alanının Denizli’ye ne kadar uzak olduğunu bir kez daha anladık. Sizde bu gezilecek yerleri düşünüp araba kiralayın derim. Üstelik artık tüm operatörler araba kiralama firmalarında çok iyi indirimler sağlıyorlar. Oldukça uygun fiyatlarla araba kiralayabilirsiniz.

Evet böyle güzel bir seyahatin daha sonuna gelmiş olduk.

Ne Yenir ?

Kebapçı Dursun Usta: İlk gün akşamında otele dönüp akşam yemeği için yer araştırmaya başladığımda acı bir gerçekle yüzleşmek durumunda kaldım. Şöyle anlatayım ki, Denizli’nin Meşhur Tandır’ını tatmak istiyorsanız saat 3-4’e kadar vaktiniz var. Sonrasında tüm meşhur tandır yerleri kapanıyor. Hatta akşam saat 6 gibi tarihi çarşı alanı da komple kapanıyor. Yani şehir merkezinde neredeyse hiçbir şey kalmıyor.

Neyse ki biz akşam yemeğinde nerede yiyeceğinizi araştırdık. Yani araştırdık dediysem, çarşıda açık olan eser miktarda açık kuruyemişçi vs sora sora araştırdık. Öyle internetten falan değil yani. Neyseki şehir merkezinden bir kaç km uzakta Kebapçı Dursun Usta akşam saatlerinde Denizli’nin tandır ihtiyacını karşılıyor. Bunun yanı sıra çöp şiş ve etleri de gayet güzeldi. Kesinlikle tavsiye edilir.

Çetin Kardeşler Pide Salonu: Denizli’de son yemeğimizi bir önceki günden akıllandığımız için önceden internetten açık-kapalı araştırması yapıp, telefonla onay aldıktan sonra karar kıldık. Yine Denizli şehir merkezinin biraz uzağında Çetin kardeşler pide salonunu tercih ettik. Pideler hem lezzeti hem fiyatlarıyla son derece güzel. Birde buranın çok meşhur Tahinli pidesini tatlı niyetine yiyebilirsiniz. Ben tadına baktığımda tadı güzel ama biraz kuru geldi bana. Tatlıda aradığım şeylerden birisi ağzıma yapışmaması olduğu için ben pek tutmadım ama bizimkiler bayıldı.

Nerede Kalınır

Bellamaritimo Hotel: Eğer sizde bizim gibi günübirlik Pamukkale-Denizli turu yapıyorsanız Bellamaritimo Hotel temel ihtiyaçlarınızı karşılamak için yeterli bir adres olacaktır. Eğer 2 gün ise Salda veya Denizli merkezde bir gece geçirmeyi de düşünebilirsiniz.

Otelin kahvaltısı fena değil. Pamukkale gibi turistik bir yerde gecelik kalış için 86 TL + kahvaltı olarak düşünüldüğünde ise gayet iyi olarak bile düşünebilirsiniz. Çalışanlar siz aşağı kahvaltı alanına indiğinizde hemen hazırlayıp önünüze getirmeye başlıyorlar.

Odalar ise geniş, yataklar temizdi.

Evet böyle güzel bir seyahatin daha sonuna gelmiş olduk.  Bir sonraki yazımız veya seyahatimizde görüşmek üzere, şimdilik hoşçakalın

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir