Maneviyat Merkezi – Konya

Yeni bir yazımızdan herkese merhaba

Bu yazımızda Türkiye’nin yüzölçümü olarak en büyük şehri olan Konya seyahatimizi size anlatmaya çalışacağız. Fakat en büyük şehrimizi gezerken süremiz çok kısıtlı. Sadece 1,5 günümüz var. Evet sıkı bir seyahat programımız var fakat programa yetişmek biraz güç. Mesela uçaktan iner inmez çok hızlı bir şekilde ilk yere uğramamız lazım. Belki de uçaktan paraşütle atlamamız bile gerekebilir 🙂

Tabi programın son derece yoğun olmasının sebebi bu şehirde yapılacak çok fazla şeyin olmasından da kaynaklanıyor. Evet evet, yanlış duymadınız, Bu yazıyı okuduktan sonra Konya’da Mevlana müzesini gezmek dışında yapılacak onlarca şeyin olduğunu göreceksiniz ve emin olun Konya seyahati sonrasında uçağa bindiğinizde yaptığınız şeylerin tatmini yanında yapamadıklarınız için ne zamana bilet alsam diye düşüneceksiniz.

Bizim program nasıl mı geçti, hemen söyleyelim, Konya’ya giden herkesin yaptığı şeyleri yapamadık, fakat yapılmayan pek çok şeyi yaptık. Evet şimdi diğer blogların hepsinde bulunan şeylerin bulunmadığı, fakat hiç bir blogda bulunmayan önerilerin bulunabileceği bir seyahat yazısı karşınızda. Umarım sizde eğlenirsiniz.

Pegasus‘un yine süper bir kampanyasıyla harika biletler yakaladık. Nasıl mı?  Farkettik ki insanlar Ramazan ayında seyahat etmeyi çok fazla tercih etmiyorlar. Mail kutuma düşen 2. bilete %50 kampanyasıyla nereye gitsek diye düşünürken uzun süredir gitmek istediğimiz ve ülkemizin inanç merkezlerinden birisi olarak bilinen Konya’da karar kıldık.

Konya yüz ölçümü yanında Türkiye’nin nüfus olarak en büyük şehirlerinden birisi. Bu da doğal olarak her gün çok fazla sayıda uçak seferi olması anlamına geliyor. Bu nedenle biletleri biraz erken alırsanız çok uygun fiyatlara seyahat edebilirsiniz. Biletten tasarruf ettiğiniz paralarla da Konya’nın tadını çıkarabilirsiniz.

Biz Ramazan Ayının son haftasında Cumartesi sabah 07:00 gidiş- Pazar akşam 15:00  dönüş biletlerini tercih ettik. Bu biletler için 2 kişi gidiş dönüş sadece 100 TL para ödedik. Pegasus yaptığı bu süper kampanyalar ve sürekli devam eden uygun bilet politikasıyla biz sırtçantalı gezginlerin kalbinde vazgeçilmez bir yer edindi.

Konya uçakla tam 1 saat sürüyor, hava alanına inerken coğrafyanın ne kadar düz olduğunu görüyorsunuz. Göz alabildiğine dümdüz bir şehir ve yapyatay bir mimari 🙂 İstanbul’dan gelenler için bir hayal gibi aslında. İstanbul’da mimariden şikayetçi olanlara artık söyleyebilirsiniz; Neden bir de Konya’yı denemiyorsun ?  🙂

Uçak’tan indikten sonra sizi güzel bir hava alanı karşılıyor. Selçuklu mimarisi esintileri her yerde. Bildiğiniz üzere Konya Selçuklu Devleti’nin başkenti.

Biz sırt çantalarımızla seyahat ettiğimiz için hava alanından hızlı bir şekilde çıkarak daha önce rezervasyonumuzu yaptırdığımız araba kiralama bürolarının olduğu alana doğru ilerliyoruz.

Burada bir konudan daha bahsetmem gerekiyor. Vodafone Red‘in Budget ile güzel bir kampanyası var. Bu kampanya ile dilediğiniz arabayı %50 daha uygun fiyata kiralayabiliyorsunuz. Bizde bir Qashqai reserve etmiştik fakat oradaki görevlinin birde Jeep Renegade var, ister misiniz diye sorunca onu tercih ettik. İyi ki de öyle yapmışız. Bu arabayla ilgili de güzel deneyimlerimizi aktaracağız.

Bu arada vayy 4X4 dediğinizi duyar gibiyiz. Pegasus’la indirimli bilet kovala, ama lüks araba kirala ? Arkadaşlar indirimli bilet kovalamak tam da bu nedenle gerekli zaten. Uçaktaki 2 saatlik lüksten vazgeçerek 2 gün boyunca o tasarrufla keyif yapmak.

İşlemler tamamlanınca arabamıza binip hemen ilk durağımıza doğru yola koyulduk. Tabi dediğim gibi program biraz sıkışık. ilk gideceğimiz yer olan Zazadin Hanı’na vardığımızda programın 1 saatten fazla gerisine düşmüştük bile. ( Paraşütle atlamamıza izin vermedikleri için nasıl olduğunu biz de anlamadık, araba kiralama alanında biraz fazla zaman kaybettik sanırım 🙂

Zazadin Han: Zazadin Han Konya hava alanının hemen yakınlarında bir yer. Selçuklu’nun Nizamülmülk’ten sonraki en meşhur Veziri olan Sadettin Köpek tarafından yapılmış. Hatta Sadettin Köpek’in mimar olması hasebiyle buranın planını kendisinin çizdiği söyleniyor.

Dışarıdan baktığınızda kervanların uğraması için yapılan bir yapıya göre, şimdiki estetik kaygıları ile bakıldığında çok fazla mimari güzellik barındırıyor. Yani ülkenin en pahalı arazisine sahip Yeşilköy’e yapılan mimariyi gördükten sonra. Üstelik şimdi yapılan restorasyonların da etkisiyle neredeyse ilk günkü gibi görünüyor. Fakat içine girmek için yöneldiğimiz kapı maalesef ardına kadar kapalı. Etrafta in cin top oynuyor. Ne bir görevli ne de başka birisini gördük! Hani Instagram’da meşhur bir kalıp vardır onu söyleeyelim bizde, burası Avrupa’da bir yer olsa turist merkezi olurdu, ama burası maalesef Konya.

Restorasyon yapmışız ama tarihi dokuya uygun içeride güzel bir otel, cafe yapamamışız. Düzgün bir şekilde yapılsa insanlar buraya gelse, butik otel’de kalsa turizme faydası olur. Sonra diğer bir açıdan bakıldığında böyle yerlerde özel işletmelerin verdiği zararlar ortada. Neyse hemen kafa göz dalmayalım, sonuç olarak saklı hazinelerimizden birisi işte.

Burada kalıp potensiyeli değerlendiremediğimize kızarken program her geçen dakika biraz daha sıkıştığı için burada kesip hemen ikinci durağımız olan Kızören Obruğuna doğru yola çıktık.

Kızören Obruğu: Haberlerde ara sıra çıkan (Şu günlerde oldukça yoğun görmeye başladık) Konya’da çöken tarla, oluşan obruk haberlerini aslında hepimiz duymuşuzdur. Maalesef bu haberler her seferinde yeni ve çok enteresan bir olaymış gibi anlatılıyor.

Fakat aslında Konya bir obruklar bölgesi. Halihazırda Konya yer altı suları ve belki inanamayacaksınız ama yeraltı nehirleri konusunda son derece zengin bir şehir. Bu kadar yer altı suyu açısından zenginlik şehir coğrafyasının dümdüz olması ile ilgili. Ya da ilgiliymiş diyerek geçmiş zaman kullansak daha doğru olacak. Çünkü bu suların bilinçsiz bir şekilde kullanımı nedeniyle yapısı bozulan alanlarda çökmeler meydana gelmeye başlamış. Cahillik arttıkça, yani yeraltından daha fazla su çektikçe de doğal olarak çökmeler artmaya başlamış.

Obruk bu çökme ile oluşan şekillere deniliyor. Kızören Obruğu bilinen obrukların en eski ve en büyüklerinden birisi. İçi su dolu. İçindeki bu suyun bazı hastalıklara faydası olduğu söyleniyor. Yani doğa bizim ona ettiğimiz ihanete rağmen bize hizmet etmeye devam ediyor.

Kızören Obruğu’na vardığımızda gözlerinize inanamayabilirsiniz. Devasa bir çöküntü ve içi masmavi bir su. Her ne kadar kötü kullanım nedeniyle oluşmuş olsa da kesinlikle doğanın mucizelerinden birisi karşınızda. Burada suyun güneşin düşüş açılarına göre renk değiştirdiği söyleniyor. Burada belediye burayı turistik olarak değerlendirmek istemiş aslında.  Obruğun etrafı son derece bakımlı, yollar vs çok güzel fakat  burada da etrafta kimsecikler yok. Kime kızsak şaşırıyoruz gerçekten. Yurt dışında gezerken içimizdeki his hep “ya adamlar nasıl satıyorlar, aslında o kadar da bir şey yokmuş” değil mi ? Bu ülkede ise hep “aslında şurası ne kadar da mükemmel bir yer fakat kimse bilmiyor, turist gelmiyor” vs. Gerçekten ülkemizin keşfetmemiz gereken çok güzel yerleri var ve hala bu ülkenin yerli ve yabancı turizm potansiyeli çok fazla.

Obruğun etrafında sadece belediye’nin yapmış olduğu kamelyalar bulunuyor. Bu güzellikleri sadece turizm olarak göstermek değil, Çocuklara coğrafya derslerinde sınıflarda bunları anlatmak yerine, küçük gezilerle anlatsak, hem iç turizmi artırırız, hemde çocuklarımıza daha kalıcı bilgiler aktarmış oluruz.

Neyse burada da yaklaşık yarım saat takıldık. program sıkışık koşturmaya devam 🙂 Burası evet şehre biraz uzak fakat google maps üzerinde güzel bir planlama ile yolunuzu m mutlaka buraya da düşürün derim.

Bu arada Kızören obruğuna gitmek için ara yollardan, köylerin içinden geçiyorsunuz. Oraya giderken de Konya’nın farklı mimarisini farkediyorsunuz. Bu köylerde artık bir kaç aileden başka kimseler kalmamış, küçük tarım ve hayvancılık faaliyetleri dışında yapılacak bir şeyde yok. Fakat çamurla sıvanmış, kendine has bir üslubu olan bu evleri görünce kaybedilen değerlerimizden birisi daha diyorum.

Meke Gölü: Kızören Obruğu’ndan sonraki adresimiz benim Türkiye’de en çok merak ettiğim yerlerden birisi olan Meke Gölü, yani Dünya’nın nazar boncuğu. Düşünsenize Dünya’nın biricik Nazar Boncuğu Türkiye’de 🙂

Türkiye içindeki her gezimizde içim hem mutluluk hem de hüzünle doluyor. Sahip olduklarımızı görünce umutlanıyorum fakat bunları değerlendiremediğimizi görünce de kahroluyorum. Türkiye’yi gezen hangi gezgin kendisini Turizm bakanı ilan etmedi ki zaten ? Fakat biz gezginler hem kendi deneyimlerimizi aktarmak hemde bu kaybolmakta olan güzellikleri herkese duyurmak için yollara düşmedik mi zaten ?

Meke Gölü’de aynen Kızören obruğu gibi yine bir doğa harikası. Ama ondan çok daha etkileyici, göz alıcı, muhteşem ötesi muhteşem. Nasıl oluşmuş biliyor musunuz ? Eskiden beri Krater bölgesi olan bir alana gökten meteor düşerek burada kocaman bir çukur meydana getiriyor. Tabi buraya Kızören Obruğu oluşmasında da bahsettiğimiz yeraltı ve yerüstü suları dolmuş zamanla. Bu kadar mükemmellik yetmezmiş gibi suyun altındaki krater günün birinde patlayarak bu çukurun ortasında bir dağ meydana getiriyor. Harika değil mi ? Su yazın kuruyor ama kış aylarında dağın etrafına tekrar su doluyor ve doğal bir nazar boncuğu oluşturuyor.

Burası gözlerimize bayram ettiren bir yer oldu bizim için. Ana yoldan ayrıldıktan sonra patlayan kraterin izlerini görüyorsunuz. Mesela toprağın rengi kömür gibi. Sadece zayıf cılız otların dışında hiç bir bitki yok. Artık yazın gelmesiyle suyun çekildiği alanlar bembeyaz olmuş, suyun hala bulunduğu yerler ise kıpkırmızı.

Meke gölünün etrafında aracınızla tam tur yapabiliyorsunuz. Bizde Renegade’imiz ile sunroofunu açıp süper bir tur yaptık. kimi zaman durduk. kimi zaman aracımızdan inerek etrafta adımladık. Sadece cılız bitkilerin bulunduğu bu yerde kuş cıvıltılarını duymak ruhumuzu dinlendirdi.

Öyle güzel bir ortam var ki, gerçekten nasıl kelimelere dökeceğini bilmiyor insan.

Tam turumuzu tamamlayıp, fotoğrafları çekildikten sonra arabamıza atladık. Artık otele gitme vakti. Evet farkettiyseniz hala otele gidemedik 🙂

Tuz Gölü: Otel odamıza yerleştik, sonra planımız üzere bir yerlerden meşhur Konya etli ekmeğinden alıp turumuzun ana lokasyonu olan Tuz gölüne gitmek. İnternetten araştırmalarımız da Tuz gölü etrafında yemek yenebilecek çok fazla yer bulunmuyor. Konya merkeze gittik. Önce Vedat Milör’ün tavsiyesi üzerine Bolu Lokantasına baktık. Burası Ramazan nedeniyle kapalıydı. Sonra hemen yanındaki ve yine meşhur bir yer olan Şifa Restourant’tan etli ekmeğimizi paketlettik ve yola koyulduk. Tuz gölü Konya’ya yaklaşık 200 km. Aslında gölün alt tarafına çok yakın ama insan girişi yapılabilen kısım üst tarafta kalıyor. bu sebeple de yol biraz uzuyor.

Neyse ki yol o kadar güzel ki bir 200 km daha olsa giderdik diyorsunuz yol bittiğinde. Arabamızla çok keyifli bir yolculuk yaptık. Saat 18:00 gibi Tuz gölüne geldik. burada asıl program güneş batımına yakın oluyor. Hala 2 saatimiz var.

Tuz Gölü tabelasını görünce sağa dönüyorsunuz. sonra orada bulunan ücretsiz otoparka arabanızı bırakıyorsunuz. Sonra Tuz gölüne girmek için buradaki yerel marketin içinden geçmeniz gerekiyor. Burada en iyi pazarlama sistemlerinden birini görüyorsunuz.

Marketten içeriye girince birisi size şeker sunar gibi Tuz Gölünden çıkan özel bir maddeden elinize sürüyor. Sonra lavabo bu tarafta diye sizi yönlendiriyor. elinizi yıkadıktan sonra dışarı çıktığınızda ise size kremi sunuyor. Bakıyorsunuz eliniz yumuşacık olmuş sizde kremden alıyorsunuz. Tabi biz almadık. Çünkü ben daha önce okudum ve tuz gölünde doğal olarak bu maddeden bulunuyor. Yani isterseniz alın siz 🙂

Tuz Gölü’ne gelecekler için bazı tavsiyelerde bulunayım. Meslea yanınızda mutlaka terlik götürün, ayakkabı almayın. Böylece rahat rahat dolaşabilirsiniz. Ama arada terliklerinizi çıkarıp tuza basmayı da unutmayın.

İkincisi yanınızda bol bol şarjınız, iyi bir fotoğraf makineniz, selfie çubuğunuz, timalapse yapabileceğiniz bir kameranız olsun. üzerinize ya çok renkli, yada siyah bir kıyafet giyin. Beyaz giyinirseniz bu beyaz çölde kaybolabilirsiniz. Birde yanınızda sahillerde falan oturulan sandalyelerden getirin. Belki bir termosta çay ya da kahve. Çünkü bu gün batımı seyrini hayatınızda çok az defa yaşayabilirsiniz.

Tuz Gölü, meteorolojik suların yer altına süzülerek, daha önce oluşmuş tuz domlarını eritmesi ve yukarıya yükseltmesi sonucunda oluşan tuz tabakası üzerinde incecik bir göl oluşması ile meydana geliyor. Ayaklarınızı bastığınız her yer tamamen tuzdan oluşuyor. Haziran ayı burayı gezmek için en güzel zaman. Su ayak bileklerinize kadar geliyor. Diğer zamanlarda su tamamen kurumuş veya biraz fazla su dolmuş olabilir. Gün batımı zamanlarında bulutlu havanın sudan yansıyan görüntüsü muazzam. Bu uçsuz bucaksız sonsuzluğu anlatmak için bütün kelimeler kifayetsiz kalıyor.

Saat geçtikçe manzara güzelleşiyor. Güneş kızıllaştıkça manzara değişiyor. Bir kaç saat önce bembeyaz olan ortalık kıpkırmızı oluyor. Tabi Uzungöl’de ki ani hava değişimi gibi burada da bizi bir sürpriz bekliyordu. Batı tarafında görülen yağmur bulutları hızla üzerimize gelmeye başladı. Tabi öncesinde fırtına. Esen rüzgara rağmen ayrılan kimse olmadı ya da bu manzarayı kimse bırakamadı diyelim. Sonra hafiften yağmur atıştırmaya başladı. Ve Nihayet dolu ve sağanak. İşte o anda herkes koşmaya başladı. Biz de önce yerel marketin içine sonrasında ise arabamıza koştuk. Tabi bu arada üzerimizde mahvoldu. Giyindiğim siyah kıyafetler gölde koşarken ıslandı. Kuruduğunda ise artık tamamen tuzdan oluşmuş bembeyaz bir kıyafetim vardı 🙂

Tuz Gölü muazzam bir güzellik. Burası her Ankara’ya yada Konya’ya geldiğinde uğranılabilecek bir yer. Bundan sonra da yolumuz yakınlardan geçerse buraya mutlaka uğrayacağız. Hem Tuz krem vb alışverişlerinizi de burada yapabilirsiniz ya da gölden kendiniz çıkarırsınız 🙂

Gün batımından sonra Konya’ya dönüş yoluna çıktık. Aslında amacımız Her Cumartesi Akşam Konya Mevlana gösteri merkezinde yer alan Semazen gösterisini izlemek. Fakat maalesef bu gösteriye yetişmemiz mümkün olmadı. Birde üstümüz falan malum, tuz 🙂 Ama siz Konya’ya giderseniz Sema gösterisini merkezinde izleyin. Buraya giriş ücretsiz, rezervasyon vs alınmıyor, gidip içeriye yerleşiyorsunuz.

Mevlana Müzesi: Tuz Gölünden sonra otelimize gittik, sabaha inanılmaz dinç bir şekilde uyandık. Bugün fazla zamanımız yok. Arabanın kira süresi biteceği için onu da teslim etmemiz gerekiyor.

Hemen otelin dibinde yer alan Mevlana Müzesine gittik. Burası Mevlana Hazretlerinin kabrinin ve eski Mevlevi yaşam tarzının görülebileceği güzel bir müze. Kapıdaki güvenlikten geçince güzel bir çevre düzenlemesi ile karşılaşıyorsunuz. Tabi hemen arka alanda müzenin büyütülme çalışmaları nedeniyle Mevlevi kültüründe önemli bir yeri bulunan Gül bahçesi kapalı. Buraya ek bina yapılacaktı fakat çıkan kemik parçaları nedeniyle inşaat şimdi tamamen durmuş. Baya bir tartışma da yaşanmış bu konuyla ilgili. Oradan geçip Yeşil kubbeli binanın olduğu alana giriş yaptık. Ortada güzel ve tarihi bir şadırvan bulunuyor. Sonra sağ tarafınızda küçük odalar var. Bu odalar eskiden dinlenme ve zikir amacıyla kullanılıyormuş. Oda girişlerinde Mevlevi kültürünü tanıtan yazılar var. Mesela ilk odanın adı “Çerağ” yani çıra yada mum. Bunun tüm tarikatlarda önemli bir yeri bulunuyor. Başında ise Mevlana hazretlerinin şu güzel sözü meftun. “Bir Çerağ başka bir çerağı uyandırmakla ateşinden ne kaybeder. Elbette 20 çerağın ateşi 1 çerağdan daha fazladır”. Odalarda bal mumu heykeller ve o dönemlerden kalan eserlerle çok güzel ve bakımlı bir alan oluşturulmuş. Girişte Audio Guidelardan alarak daha detaylı bilgi alabilirsiniz. 1 tanesi sanırım 10 TL idi. Müzeye gelince sağ tarafta küçük odalar yer alıyor.  Her odanın yanında bilgi veren tablolar bulunuyor. Tüm odalarda eskiden kalan eşyalarla canlandırmalar var.

Biz sonraki alan ise eski Mevlevilerin yemek yedikleri yer. Burada da yine güzel tasvirler bulunuyor. Buranın hemen yanında yer alan küçük mezarlıkta lavantalar var. Tam bir huzur ortamı. Aşağıda ki küçük videoyu izleyebilirsiniz.

En son ise Mevlana hazretlerinin huzurları var. Osmanlı zamanlarında çeşitli defalar elden geçirilen mekanda içeride inanılmaz bir atmosfer var. Her yeri dolaşırken tüyleriniz diken diken oluyor.

Tabi burası ile ilgili anlatılan bazı hikayelerde var. Mevlana hazretleri babasının peşinden giden bir ilim adamı. Babası vefat ettiğinde buraya defnedilmiş. Sonrasında Mevlana Hz. vefat edip defnedilmek üzere buraya getirildiğinde babasının mezarının kendisine olan saygıdan ayağa kalktığı söyleniyor halk arasında. Sırf bunu görmek için buraya gelenler bile var. Fakat gerçekte olan Mevlana hazretlerinin mezarı yenilenirken eski tabutunun da güzel bir el işçiliği içermesi nedeniyle onunda korunması imiş. (burayagittik.com, sadece gerçekler 🙂

Kalınacak yerler: Oteli seçerken çok fazla zorlanmıyorsunuz. Şöyle ki, Google babaya Türkiye’nin en iyi 10 butik oteli yazıyorsunuz. Orada listedeki tek Konya oteline rezervasyon yaptırıyorsunuz. Tabi eğer yer bulabilirseniz. Bu otelin adı Hich. Mevlana’nın “HİÇ OLMAK” tasavvurundan geliyor. Yeri tam Mevlana müzesinin yanında. Öncesinde başka bir otel tutmuştum fakat içime sinmemişti zaten, sonra bu top 10 listesini gördükten sonra oteli değiştirdim, iyi ki de değiştirmişim.

Otele vardığınızda sizi eski Osmanlı usulü bir kapı karşılıyor. içeri girdiğinizde son derece güler yüzlü bir görevli hemen işlemleri tamamlıyor. sonrasında ise oteli tanıtmaya başlıyor.

Burası son derece farklı bir otel. Mesela hani tüm otellerde yer alan dünya saatleri burada dünya dini merkezlerinin saatleri yer alıyor. Cidde, Semerkand, Kudüs, Tel aviv ve diğerleri. Yani hemen otele girer girmez burasının farklı bir otel olduğunu anlıyorsunuz. Odanızın anahtarını elinize aldığınızda ise farklılıklar burada da devam ediyor. Eski büyük ahşap kapıları açmak için kullanılan anahtarlar anahtarlık olarak kullanılıyor. Oda isimlerinin hepsi yine böyle metafizik konulara atıfta bulunuyor. Bizim odamızın adı, Totem’in tersten okunuşu olan METOT’tu.

Otelde pek çok farklı oda tipi bulunuyor. En alt kategoride olanlar Mevlana müzesi tarafına değil, diğer tarafa bakıyor. Orada da güzel bir manzara var. Orta kategoriler ise Mevlana müzesinin güzel bir manzarasına sahip. En üst kategori ise hem binanın dışarıya çıkık olan bir kısmında ve süper bir Mevlana müzesi manzarasına bakıyor.

Otel’de kahvaltı muazzam, bunu belirtmeden geçemeyeceğim, tüm çalışanlar ise son derece güzel yüzlü. Otel’de 1 gece konakladıktan sonra yorumumuz şu oldu. “sadece bu otelde kalmak için bile Konya’ya gelinebilir. Sabahlara kadar bahçesinde oturup edilen muhabbetler, çalan müzikler unutulmaz.

Orada yaşadığımız bir olayı da anlatmak isterim. Otel resepsiyonundan çıkarken tatlı bir kedi gördük ama bize hiç yüz vermedi. Biraz sevdik falan, bu arada otel görevlilerinden birisi kediye seslendi. Meğer bizim kedicik, yavrularından birisini kaybetmiş, yavrusu bir süredir ortalıkta görünmüyormuş. Uzun zamandır ilk defa geldi dediler. Bu arada diğer yavrularından birisi de miyavlamaya başladı. Aile yeniden kavuşmuş oldu. Bizde hem hüznü hem bu mutluluğu bir kaç dakika içinde şahitlik etmiş olduk. Anlatırken o kadar duygusal değil ama yaşayınca duygusaldı gerçekten 🙂

Evet Konya böyle bir şehir. Coğrafya, Tarih ne ararsanız fazlasıyla meşhur. keşke biraz daha zamanımız olsaydı da şehir merkezinde de gezmek istediğimiz yerlere uğrayabilseydik. Neyse artık her yazımızda klasikleştiği üzere onları da bir sonraki seyahatimize bırakalım.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir