Paris Genel Bilgi

Bonjour Paris,

Burası Dünya’nın en meşhur şehri olabilir mi ? Bence öyle, sebebi ise Paris’in çok ikonik bir şehir olması. Mesela mutlaka sizlerde hatırlarsınız, hani Yeşilçam filmlerinde zengin kız ile fakir erkek hikayelerinin tamamında zenginliğin ve ihtişamın merkezi olarak bahsedilir Paris’ten. Hani Türkiye’de gelinlik ve elbise hiç icat edilmemiş gibi zenginler Paris’e alışveriş yapmaya giderler. Belki de bu Yeşilçam hikayelerinin etkisiyledir bilmiyorum ama Paris’in çocukluğumuzdan beri biz Türk’lerin en çok kulağına çalınan Avrupa şehri olduğu kesin. Dünya’da tek rakibi belki New York olabilir. Ama Kezban’ın Roma’dan sonra Paris’i seçmesi ve New York’a gitmeye sıra gelmemesi sanırım sorumuzun cevabı olacaktır.

Nedir bu Kezban hikayesi diyecek olanlara kısaca yazalım. Peşpeşe iki sene çekilen ve Hülya Koçyiğit’in Şeyma Subaşı gibi Avrupa şehirlerinde fink atarken araya sıkıştırılmış hissi veren 2 film var yeşilçam tarihimizde. İlkinde Hülya Koçyiğit 1970 yılında Ediz Hun’la Roma’da fink atarken, 1971 yılında ise İzzet Günay’ı Paris’te peşinden koşturuyordu. Paris’te çekilen film kısa bir Paris tanıtımı, Eyfel kulesinin tepesinde yoğun kıskançlık ve sonrasında turistik bir araçla Champs Elysees’yi de içine alan şehir turu içeriyor. Sağlam sinirleriniz yoksa izlemeyin derim, çünkü pek izlenesi değil J

Kezban’nın iki filmde de elinde valiziyle, hele hele Eyfel kulesine yaptığı anlamsız tutma hareketi için ne demeli ?

Kezban Roma’da filmi içinde aynı şeyleri yazabiliriz. Aynı senaryonun farklı bir şehre kurgulanmış hali sadece. Köylü kızı Kezban’ın Hulusi Kentmen tarafından farklı erkeklerin peşinden neden Avrupa’nın muhtelif şehirlerine gönderilmesinin nedenini günümüzde bile anlamakta zorlanıyoruz gerçekten.  

Birde bu filmler için enteresan bir not, bizimkiler gitmişken bir film değil, iki film birden çekmişler. Çekilen diğer film ise yine Hülya Koçyiğit’in başrolünde olduğu Cüneyt Arkın’lı “Severek Ayrılalım” filmi. Tabi yönetmen, yapımcı, senarist falan hep aynı. Maliyetlerden tasarruf etmişler baya yani. 

Son olarak Kezbanlı filmde baştan sona kadar çalan şarkının sahibi Joe Dassin, Şarkının adı da Le Petit Pain Au Chocolat yani Çukulatalı Ekmek J Filmi izlediğinizde bu şarkı beyninizin içinde bir kaç çınlayacağı için not düşmüş olalım J

 Kezban meselesini hallettikten sonra gelelim asıl meseleye. Bu kadar güzel bir şehir nasıl kuruldu. Tabi birden olmadı bu kadar şey. Taa M.Ö. üçüncü yüzyıla dayanan bir geçmişi var şehrin. Bu dönemlerde Parisli (sanırım bunun Fransızcası Parisien’dir) olarak bilinen Galyalı bir kabile tarafından “İle de la Cité”’ denilen yer ilk kuruluş yeri. Bu adı söylenmesi zor “İle de la Cité” neresi diye soracak olursanız Saint-Louis ile birlikte Seine Irmağı’nın içinde bulunan iki adacıktan birisi olduğu bilgisini vermemiz gerekiyor. Sağında solunda bulunan dümdüz arazileri değilde neden bir nehrin bu küçücük adayı seçtiklerinin mantıklı bir cevabı yok. Belki vahşi hayvanlardan saklanıyorlardır o kadarını bilemiyorum. Sonrasında tabi arazi yetmedikçe dışa taşmaya başlıyorlar fakat  Avrupa’yı ve Dünya’yı kasıp kavuran Romalı fırtınası buraları da etkisi altına alıyor çok geçmeden. Onlar da buraya Lutetia adını veriyorlar.

Tabi böyle güzel coğrafyaya sahip bir şehir gelişme göstermeye mahkumdu. Coğrafyanın nesi güzel derseniz dümdüz bir arazi, yağış alıyor, içinden nehir geçiyor, e daha ne olsun. Bu gelişme neredeyse 2000 yıldır kesintisiz devam ediyor.Arada ise Roma etkisinin azalmasıyla tekrar Paris adını ismine ekliyor ama Lutetia adını da atamıyor, yani tam adı Lutetia Paris oluyor. Tıpkı Kemal – Mustafa Kemal gibi 🙂

Roma sonrası 4. ile 9. yüzyıllar arası Frank ve Norman istilaları başlamış. 14. yüzyılın sonunda ise, kent veba salgını sebebiyle büyük kayıplar vermiş. 15. yüzyılın sonunda, Paris Rönesans’ın etkisi altına girmiş. Yani yine İtalya’dan başlayan bir hareket Paris’te vücut bulmuş. Roma etkisi azalmış ama ölmemiş yani. Bu dönem aynı zamanda, kente bugünkü görünümünü veren birçok önemli yapının inşasına sahne olmuş. 1643’te 14. Louis tahta geçmiş. Yeni Kral ile birlikte kentin altın dönemleri başlamış ve yönetim Paris’in merkezinden, Versaille Sarayı’na taşınmış. Tabi Versaille sarayı bir günde inşa edilmemiş, oldukça uzun bir süreç almış tamamlanması. Ama bugünkü genel hatları ve binaların büyük kısmı 14. Louis zamanında tamamlanmış.

Saray’ın resmi Youtube hesabındaki şu video dikkatinizi çekecektir. 

17 Temmuz 1789 Fransa tarihinin dönüm noktalarından birisi. Zira bu tarih, Fransız Devrimi’nin Paris’te Bastille Hapishanesi’nde başladığı tarih. Bu dönem içinde cumhuriyet kurulmuş ve 16. Louis ile meşhur Marie Antoinette giyotinde idam edilmiş. Marie Antoinette, okullarda okutulan tarih kitaplarının pek sevdiği “ekmek yoksa pasta yesinler” sözünün sahibi. İşe resmi tarih perspektifinden bakmayı pek sevmeyen tarihçiler ise, böyle bir cümlenin var olup olmadığını bile sorguluyorlar.

1793 – 1799 arasında önceki yönetimin önde gidenleri, giyotinleri ve cellâtları uzun süre meşgul etmiş. bu kişilerin idamları ardı ardına gerçekleşmiş. Eski yönetimin yerine gelenlerde pek medeni insanlar değillermiş yani. Nitekim 1799’da Napoleon Bonaparte kendini imparator ilan etmiş. Bu durum Fransa’nın cumhuriyet yönetimine geçişinde bir ara dönem ve sıkıntıların yaşandığı bir dönem olarak biliniyor. Fakat Napolyon döneminde sürdürdüğü sömürgeci politikalarla birlikte Kuzey Afrika’da topraklar fethetmiş ve imparatorluk zenginleşmiş. Tabi Napalyon deyince aklına hep çok başarılı bir komutan gelenler için hatırlatmakta fayda var. Kendisi bir Osmanlı Valisi olan Cezzar Ahmet Paşa Mısır’ı zorla işgal eden Napalyon’a acı bir savaş mağlubiyeti tattırmıştır. Napalyon’un kendiside doğuyu sömürgeleştirme düşleri için, “Eğer Türkler beni Akka önünde durdurmasaydı, bütün doğuyu ele geçirmek işten bile olmayacaktı” sözleriyle anlatmış. Maalesef bu başarılı komutan ülkemizde bile Napalyon kadar tanınmamakta.

Paris’i anlatmaya tekrar dönecek olursak takvimler 19. yüzyılın ortalarını gösterirken Hausmann adında III. Napoleon’un emrinde çalışan şehir planlamacısı karşımıza çıkıyor. Kendisi Paris’e bugünkü görünümünü veriyor ve kentin neredeyse yarısını yıkarak geniş bulvarlar inşa ederek kentin bugünkü ruhunu oluşturmuş.

Tabi bunu yaparken biraz acımasız davrandığı söyleniyor. Kentin büyük bir bölümünün yıkılması sonucunda birçok yoksul evsiz kalmış. Tabi sadece yoksulların değil, güzel bir şehir için kendi evini bile yıktığı söyleniyor. Evleri yıkılanlar arasında kentin yoksulları dışında birçok entelektüel ve sanatçı da varmış. Bu insanlar, kiraların daha ucuz olduğu Montmarte-Pigalle bölgesine yerleşmişler. Tabi böylece bu bölge, bir anda kentin sanat merkezi haline gelmiş. Bunun dışında dünya sanatına yön vermiş birçok sanatçı da burada yaşamış, yaşıyor. Zaten burayı gezerken sokaklardan bile sanat aktığını göreceksiniz. abartmak gibi olmasın ama sokak duvarlarından bile sanat fışkırıyor bu bereketli sularda 🙂

Paris çok dokulu bir kent. Bu dokuyu oluşturan katmanlardan birisi de 1870 yılında, 3. Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle başlamış. Bu tarihte sanatta yeni bir üretim dönemine girilmiş. Bu dönemin en önemli kalıntısı “art nouveau” akımı olmuş. Art Nouveau kısaca karşı çıkmak anlamında olup, yeni mimari tarzlar üretmiştir. Bu sanatsal akımın önemli noktalarından birisi de her ülkede yaşanan bu akım sonucunda üretilen eserlerin akımın ruhuna uygun olarak farklı sonuçlar üretmesidir. 

1940 yılında 2. Dünya savaşının başlaması kent’te dört yıl sürecek karanlık bir dönemin başlangıcı olmuş. Naziler tarafından işgal edilen şehir savaşını, Londra’ya kaçan General Charles de Gaulle önderliğinde vermeye devam etmiş. Kurtuluş günlerinde yaşananlar hakkında söylenen değişik söylentiler var. Kimileri bir sanat hastası olan Hitler’in (ki kendisi kötü bir ressamdır. Politikadaki kariyerini başlatan olay, güzel sanatlar okuluna kabul edilmemesidir) kente zarar verilmemesini emrettiğini söylüyor. Kimileri de Hitler’in kentin yok edilmesini emrettiği fakat komutanlarının bu emre uymadığını savunuyor. Sonuç olarak Naziler, savaş boyunca yaptıkları en doğru hareketlerden birini burada yapıyorlar ve kente çok fazla zarar vermiyorlar. Tabi savaş sonuçta, kent savaşı iliklerine kadar hissediyor. 

Paris için hikayenin devamı kentin artan zenginliğiyle birlikte göçmenler için bir çekim noktası olması ve banliyölerde yaşayan bu göçmenlerin önemli bir sorun haline gelmesiyle devam ediyor. Banliyöler ve kent merkezi arasındaki gelir dağılımı uçurumları kentteki suç oranının artmasına da neden oluyor. Yani siz siz olun banliyölerden uzak durun.

Paris Gettoları ile ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak için La Haine filmini izlemenizi tavsiye ederim.

Evet şimdi artık geçebiliriz diğer konulara

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir