Paris Gezilecek Yerler

Sanırım yazdığım gezi yazıları içerisinde en zor olanı bu !!! Neden mi ?

Ee çünkü Paris bir açık hava müzesi gibi. İnsan önünden geçtiği apartmanları, yürüdüğü kaldırımları, yolları hatta gökyüzüne bakıp bulutları bile yazmak istiyor.

Çok sevdik seni be Paris. Böylesi sevdiğimiz şehri anlatmak da çok zor. Bu yüzden yazımız uzun, hemen hızlıca başlayalım yoksa yazı sonsuza dek uzayabilir.

Eyfel kulesi:  Uzun uçak yolculuğu ve sonrasında hava limanı karmaşasını atlattıktan sonra otele varınca biraz ayakları dinlendirip hemen kendimizi tekrar yollara attık. İlk gideceğimiz yer akşamları da mutlaka görülmesi gereken Eyfel kulesi. Ee öyle yazmış diğer gezgin arkadaşlar bakalım ne varmış burada, neymiş bu Eyfel Kulesi ? 

Eyfel kulesi yapıldığı zamanlarda çok tartışmalara neden olan bir yapı aslında. Kimilerine göre sadece bir demir yığını olsa da dünyanın en çok bilinen yapılarından birisi. Ve malum Paris şehrinin sembolü. Tabi adamlar böyle bir ilgiyi görünce etrafındaki düzenlemeyi ve kulenin ışıklandırmasını da yapının güzelliğine uydurmuşlar, güzel bir alan planlaması yapmışlar. Sonuçta da her yıl yaklaşık 10 milyon turistin ziyaret ettiği bir yer ortaya çıkmış. Bizim var mı böyle başarımız ? Ben cevap vereyim, yok. Mesela çok daha güzel ve tarihi değeri daha fazla olan Galata Kulesini bile yılda kaç kisi ziyaret ediyor. Yine ben söyleyeyim en fazla 500 bin kisi. O zaman biz Türkler olarak buraya hiç yok demir yığını vs söz söylemeyelim. Önemli olan da turistik eserlerden ne kadar para kazandığınız değil mi ?

Şimdi madem Dünya’nın en bilinen yapılarından birisini anlatıyoruz en dip detaylara kadar anlatalım. Öncelikle Eyfel ziyaretimden sonra doğru bildiğim bir yanlışı öğrenmiş oldum. Doğru bildiğim Fransa’nın Amerika’ya Özgürlük heykelini hediye ettiği, Amerika’nın da buna karşılık olarak Eyfel Kulesini Fransa’ya hediye etmesiydi. Fakat bunun Fransa’nın hediye ettiği kısmı doğru, Amerika’nın hediye ettiği kısmı ise yanlışmış. Yani öyle “Al gülüm, ver gülüm” durumu yokmuş. İki ülkenin de turistik simgelerini  bir nevi Fransa yapmış diye düşünebiliriz.

Bir diğer konu Paris’te Eyfel kulesinin adı her yerde La Tour Eiffel olarak geçiyor. Bu benim sandığım gibi Eyfel turu anlamında kullanılmıyormuş. Fransızca’da La Tour “Kule” demek. Yani aslında Eyfel Kulesi yazıyor.

Bu küçük Fransızca dil bilgisinden sonra kulenin tarihine bakalım. Yapımı 1889 yılında 2 yıllık bir çalışma sonrasında tamamlandı. 1.665 basamak ve 324,8 metre yüksekliği ile New York Chrysler Building’e (1930) dek döneminin yüksek yapısıydı. Yapımında 3.000 işçi çalıştı. Bina ismini Eyfel’in tasarımını yapan Gustave Eiffel’den alıyor. Yani sevgili mimarımız yaptığı işin karşılığını fazlasıyla almış ve bütün Dünya’ya ismini ezberletmiş.

Yapıldıktan sonra uzun yıllar boyunca şehrin güzelliğini bozduğu eleştirileriyle yıkılsın kampanyaları yürütülmüş. Fakat açılıştan sonra 5 ay içerisinde 1 Milyon 900 bin kişi tarafından ziyaret edilmiş ve masraflarının 5’te 4’ünü çıkarmış. Yani eleştirinin iyisi kötüsü olmaz, çok güzel propagandası olur sözünü doğrulamış. Tabi insanlar bu kadar yüksekten Dünya’ya ilk defa bakmak için birbirleriyle de yarışmış olabilir. Bir diğer enteresan bilgi de bu devasa bir yapı her 7 yılda bir 60 ton boya ile boyanıyor. Zaten hatırlarsanız Jotun Boya bununla reklam yapıyor sürekli.

Peki böylesi devasa bir kule neden yapıldı ? Yani dıştan bakıldığında Yapılış amacı nedir diye sorduğumuz bir yapı burası. İlk inşaatın başlaması Fransız Devriminin 100. Yıl kutlamalarına denk geliyordu. Ayrıca Paris’in ev sahipliği yaptığı Expo’nun giriş kapısı olarak tasarlanmıştı. Bu giriş kapıları Avrupa’nın pek çok şehrinde eski Roma’dan kalma bir gelenek olarak hala devam ettiriliyor. (bkz. Ankara’nın şehre giriş kapıları )

Eyfel Kulesi’nin 3 katı bulunuyor ve her katta ayrı bir manzara ve göreceğiniz manzaraya göre ödeme planı sizleri bekliyor:)  İkinci kat 115 metre yüksekliğinde ve merdivenle tırmanış 10€, asansörle ise 16€ olarak fiyatlandırılmış durumda. 3. Kata kadar asansörle çıkış 25 €, İkinci kata kadar merdivenle çıkıp, kalanı asansörle çıkmanın maliyeti de 19€. Yani ne kadar spor yaparsanız o kadar ucuza tepeden Paris manzarası izleyebilirsiniz 🙂

Eyfel kulesi aslında çok büyük bir ekonomiyi temsil ediyor. Bu kadar simgeleşebilecek yapısı varken, hemde bu eserler çok daha tarihi öneme sahipken, ülkenin hatta Dünya’nın en çok bilinen eserlerinden birisi oluveriyorsa o zaman ortada bir başarı var diye düşünmeliyiz.

Neyse arkadaşlar, ne söylesek biraz eksik kalacak, gidip yerinde görün bence. Bu arada yazının başında bahsettiğimiz gibi hem gündüz, hem de gece uğramayı unutmayın. Ayrıca güneşli günlerde Eyfel manzaralı çimlerde yayılmakta burada yapılacak bir başka aktivite.

Panteon: Ne yani Roma’nın Pantheon’u olurda Paris ondan geri kalır mı ? Her ne kadar aralarında 2.000 yıl olsa da Paris’te de turistlerin oldukça ilgi gösterdikleri bir Pantheon bulunuyor. Hemde öyle küçük ufak tefek bir şey değil, Paris’in en önemli tarihi yapılarından birisi. Günümüzde her ne kadar şehrin ünlülerinin mezarlarına ev sahipliği yapıyor olsa da ilk olarak 1744 yılında gut hastalığından kurtulan XV. Louis tarafından Azize Genevieve’e ithafen kilise olarak yaptırılmış. 1790 yılında yapımı tamamlanan yapı, mimari olarak Londra’daki St Paul’s Katedrali’ne ve tabi ki Roma’daki Pantheon’a benzetiliyor.

Yıllar geçtikçe kullanım amacı da değişmiş tabi. Devrim yıllarında ünlü isimler için mozole olarak kullanılan yapı Napolyon tarafından 1806 yılında tekrar kiliseye dönüştürülse de 1885 yılında yeniden kiliseden bozularak kamu binası olarak kullanılmaya başlanmış.

Tabi bir Pantheon’a uygun şekilde yapının en önemli bölümü kubbe olmuş. Demir iskeletli kubbe 3 kattan oluşuyor. Kubbeye baktığınızda bir yerden tanıdık geldiğini düşünebilirsiniz. Burası Beyaz Saray’ın kubbesi ile çok benzerlikler taşıyor. Kubbe, mekanın iç ortamına uygun olarak ortamın loş olması amacıyla yalnızca ufak bir bölümden gün ışığı alıyor. Beyazsaray’da yapamazsınız ama burada dilerseniz kubbeye çıkarak muhteşem Paris manzarasını da seyredebilirsiniz. Biz programın yoğunluğu nedeniyle çıkmadık ama çıkılması yönünde çokça tavsiyeler bulunuyor.

İçerisi ise hem sanat hemde bilim adına dışarıdan çok daha fazla şey vadediyor. Azize Genevieve’nin Freskleri, Diderot Anıtı, girişin üstünde yer alan Üçken alınlık rölyefi ve Foucault Sarkacı yapıda bulunan en önemli eserler. Hatta Foucault Sarkacı, dünyanın döndüğünün kanıtlandığı ilk deney olarak kabul ediliyor. 1851 yılında fizikçi Jean Foucault (1819-68) tarafından Pantheon kubbesinden aşağıya sarkıttığı metalik düzeneğin salınımı ile dünyanın döndüğü kanıtlanmıştır.

Yapıdaki bir diğer önemli bölüm ise Kripta. Burada ünlü Fransızların anıt mezarları görülebilir. Büyük yazar ve filozof Voltaire (1694-1788), ünlü yazar Victor Hugo ve görme özürlülerin kullandığı Braille alfabesinin mucidi Louis Braille burada mezarı bulunan ünlü isimlerden birkaçıdır. Bu Fransızların buldukları yere ölü gömmeleri ne olacak peki ?

Peki buraya nasıl erişebilirsiniz. Metro’dan “Jussieu”, “Cardinal Lemoine” metro duraklarından birisi ya da “Luxembourg” RER durağında inerek yapıya ulaşabilirsiniz. Giriş Ücreti 8€ ve yılın 3 günü ziyarete kapalı, ama o kadar şanssız olup o günlere denk gelmezsiniz herhalde 🙂 Ama yine de yazalım, 1 Ocak, 25 Ocak ve 1 Mayıs tarihlerinde ziyarete kapalı, diğer günler Sabah 10:00 Akşam 18:00 arasında ziyarete açık.

Notre dame: Şimdi size bir yiğit düştüğü yerden nasıl kalkar hikayesi anlatmak istiyorum müsaadenizle (Her ne kadar o yiğit geçenlerde yaşadığı yangın neticesinde tekrar düşmüş olsada). Önümüzde gerçek bir turizm anıtı gibi duran bu kiliseyi ziyaret eden kişi sayısı yılda 13 Milyon. Evet yanlış okumadınız. Yani Eyfel ve Louvre müzesinden bile daha fazla ziyaretçi çeken bir yapıdan bahsediyoruz. Peki ama “bu nasıl olabiliyor, bana biraz bu kiliseden bahsetsene” dediğinizi duyar gibiyim 🙂 O halde başlayalım.

Şimdi öncelikle burası artık 1.000 senelik bir geçmişe sahip olmak üzere. Hatta eskiden burada bulunan Roma Şapeli’ni sayarsak 2.000 bile diyenler var.  Nasıl yani ? 2.000 bana da biraz iddialı geldi ama diyenler var tabi, ne yapalım. El alemin ağzı torba değil ki büzelim 🙂

Tabi bu kadar büyük bir yapıyı o zamanlarda yapacak bir teknoloji yok, ilk olarak M.S dönemlerinin başlarında Romalı’ların burada yaptıkları küçük bir şapel varmış. 2.000 sene diyenler tarihi bu şapelden başlatıyorlar. Ama asıl yapılış tarihine gelecek olursak, gel zaman git zaman, 1163 yılında şehrin Sully isimli piskoposu buraya büyük bir kilise hayal etmiş. Tabi belediyeden izin, ruhsat işleri falan derken Papa desteği ile inşaat başlamış ama o dönemde yaşayanların torunlarının torunları bile inşaatın tamamlandığını görmemişler. Yani bir “La Sagra da Familia” hikayesi de burada yaşanmış. İnşaat tam olarak 170 sene sürmüş.

Roma – Gotik stili karışımı mimarisi ile Seine nehri üzerinde “île de la Cité” isimli küçük bir adada yer alan bu kilise Paris’te mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Biraz kilisenin mimari detaylarından bahsedecek olursak içerisinde 37 şapel, 75 dev sütunbarındırıyor ve genişliği 130 metre. Bu detaylar 9 bin kişinin içeride aynı anda ibadet edebilmesine de olanak sağlıyor.

Adı Fransızca’da “Kutsal Bakire” veya “Meryem Anamız” anlamına geliyor.

Tarihte dönüm noktası sayılan olaylara tanıklık etmiş, mesela Jeanne D’arc’ın yargılanması, Napolyon’ın taç giyme töreni, De Gaulle’ün cenaze merasimi gibi. Bununla birlikte Fransız devrimi sonrasında yapı gözardı edilmiş, tahrip olmuş. Ancak ne zaman ki Victor Hugo’nun burayı ülkenin ruhani merkezi olarak görmesi ve bu doğrultuda eski ihtişamını kazandırmaya çalışmak için çalışmalara başlaması kilisenin başına gelen en iyi şeylerden biri olmuş. Tabi Victor Hugo deyince hepimizin aklına hemen gelen Notre Dame’ın Kamburu isimli kitap geliyor. Bu roman 1831 yılında yayımlanıyor ve Fransızların buranın değerini tekrar anlamalarına yardımcı oluyor. Bir süre sonra kilise, 1864 yılında 23 yıl sürecek bir restorasyon sürecine girmiş ve o günden beri de tüm görkemiyle ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor. Yani hani bir aralar Mısır’la ilgili çıkan seri kitaplar Mısır’daki piramitler vs tüm dünyada tanınırlığını artırdıysa burada da benzer bir durum olmuş. Tabi insanın ellerine sağlık Victor abi demek geliyor içinden. 

Tarihte dönüm noktası sayılan olaylardan birisine de 2019 yılında tanıklık etti kilise ve cayır cayır yanışı tüm dünyada canlı yayında gösterildi. O yangın söndürülemedi ve binanın çatısı pek çok komplo teorisi arasında çöktü. Şimdilik Notre Dame tamamen kapalı durumda. Ne zaman açılacağı ise muamma. Ama biz yazımıza açılmış gibi devam edelim çünkü burası bir turizm anıtı ve Paris’in turizm gelirlerinin bile azalacağı söylenen bir ortamda uzun süre kapalı tutamazlar. 

Peki diyelim ki açıldı ve sizde buraya geldiniz, gün boyunca bir artıp bir azalan ama hiçbir şekilde bitmeyen sıra sonunda içeri girdiniz, nelere bakmalısınız, burasının temel özellikleri neler ? Öncelikle zaten içeri girince sizinde dikkatinizi çekecektir ama Katedralin devasa iç mekanı, ihtişamlı dış cephesi, nefes kesen süslemeler ve sahip olduğu sanat eserleri buranın en önemli özellikleri. Kilise mimariden sanat eserlerine, ruhani bilimlerden tarihe kadar geniş bir ilgi alanı yelpazesinde ziyaretçilerine farklı tatlar sunuyor. Biraz bunlardan bahsedelim. 

Notre Dame Katedrali Batı Cephesi, merkezinde yer alan Batı Gül penceresi etrafında şekilleniyor. Bu gül penceresinin merkezinde ise Bakire Meryem ve Çocuk heykelleri yer alıyor. Batı Cephesi’nin zemini, gül pencerenin altında yer alan üç görkemli taç kapıdan oluşuyor. Göz alıcı güzellikteki bu taç kapıların üzerinde ise Yahudi Krallarının 28 adet heykeli bulunan King’s Gallery’yi görebilirsiniz. Batı Cephesi’ni oluşturan son parça ise cephenin kuzey ve güneyinde yer alan 69 metre yüksekliğindeki iki kule diyebilirim. Bu kulelerden kuzeydekine 387 basamakla çıkılıyor ve burada katedrali kötü ruhlardan koruduğuna inanan, garip görünümlü yaratık heykelleri (Chiméres veya Gargoyle olarak bilinir) yer alıyor. Hatta bu kulenin adı da Galerie des Chiméres ve burada nefes kesici bir Paris manzarası sizi bekliyor. Güneydeki kulede ise Notre Dame Katedrali’nin günümüze kadar ulaşan, 13 ton ağırlığındaki tek çanı Emmanuel bulunuyor ancak bu kısım ziyarete açık değil.

Kule Külahı Notre Dame Katedrali 1800’lü yıllarda restore edilirken restorasyonun başındaki mimar Viollet le-Duc tarafından tasarlanarak kuleye eklenmiş. Öte yandan kilisenin ihtişamlı Gotik mimarisine de son derece uyumlu. Yine Katedralin güney ve kuzey cephelerinde de bu görkemli gül pencerelerden birer adet mevcut. 13 metre yüksekliğindeki vitraylarla süslü Güney Gülpenceresi’nin ortasında bir İsa tasviri yer alıyor ve Bakire Meryem ve Eski Ahit’ten tasvirler içeren Kuzey Gül penceresi ise 21 metre yüksekliğinde.

Katedralin Doğu Cephesi’nde yer alan destek kirişleri ise uzaktan bakıldığında boşlukta duruyormuş gibi göründüğü için Uçan Payandalar adıyla anılıyor. Jean Ravy’nin eseri olan payandalar da Notre Dame Katedrali turunda görmeniz gereken yerlerden. Notre Dame Katedrali çeşitli yerlerinde dönemin usta sanatçılarının değerli eserleri de yer alıyor. Yani kilise ufak çaplı bir müze gibi de kullanılıyor diyebiliriz. Bir yazıda hepsini saymak mümkün değil fakat en önemli bir kaç tanesine bakacak olursak;

  • Koro mahallinin girişinde bulunan 14.YY’dan kalma “Bakire ve Çocuk Heykeli“nin bir diğer adı da “Notre Dame de Paris“, yani bu heykel kiliseye ismini veren eser
  • Ana altarın arkasında ise Nicolas Coustou’nun zarif Pieta heykeli yer alıyor. Yan şapellerin duvarlarını süsleyen resimler de Charles Le Brun’a ait. Bunlara “Mayıs” resimleri denmesinin sebebi ise Paris’in esnaflarının her yıl 1 Mayıs’da katedrale bu tabloları teker teker hediye etmesinden kaynaklanıyor
  • Oymalı koro koltukları ise 18.YY’da Kral XIII.Louis’in isteğiyle yapılmış. Koltukların arkasında ise kabartmalarla Bakire Meryem’in hayatından kesitler anlatılmış. Kilisede ayrıca XIII.Louis’in bir heykeli de yer alıyor.
  • Notre Dame Katedrali’nin güney cephesinde yer alan Hazine Dairesi ise antik el yazmaları, kutsal eşyalar gibi dini eserlere ev sahipliği yapıyor. Burada yer alan Dikenli Taç ve İsa’nın Çarmıhı’ndan alınan bir parça her Cuma ziyarete açılıyor.

Peki buraya ulaşım nasıl sağlanıyor ? Gelmek için çok fazla yol bulunuyor,

  • Mesela RER B (mavi) tren hattı ile St. Michel Notre Dame İstasyonu’nda inerek,
  • RER C (sarı) tren hattı ile yine St. Michel Notre Dame İstasyonu’nda inerek,
  • 4 no’lu metro ile Cité İstasyonu’nda inerek Notre Dame Katedrali’ne ulaşabilirsiniz.

En merak edilen soru giriş ücreti ne kadar ? Ve en sevdiğiniz cevap; giriş ücretsiz. Tabi kulelere çıkan insan sayısını azaltmak ve para kazanmak için kulelere çıkış ücreti 10 Euro ve Hazine Dairesi için giriş 2 Euro.

Bu biletleri (Kuleler ve Hazine) isterseniz online isterseniz de gişeden alabilirsiniz.

Louvre Müzesi ve Piramitleri: Ve işte geldik biz Türklerin sınavına. Herkesin bildiği bi şehrin herkesin bildiği hatta 73 bin metrekare alan üzerinde (başka bir deyişle 10 futbol sahası kadar),  hepsi ziyaretçilere gösterilmese de toplamda 350 binden fazla esere sahip olan yani Dünyanın En Büyük Müzesi’nin bulunduğu bir şehre geliyorsunuz. Peki bu müzeye paranıza ve 1 gününüze kıyıp girecekmisiniz, yoksa sadece önünde bir resim çektirip, şehirde hala gezilmek için sizi bekleyen 15358 yeri mi gezeceksiniz ?

Bu sorunun cevabı ise aslında her yıl burayı ziyaret eden 10 milyon kişi rakamında gizli. Yani arkadaşlar bana sorarsanız siz 10.000.001 kişi olun ve buraya girin. Ayrıca eklememiz lazım, Louvre Dünya’da en çok ziyaret edilen müze ve 2018 yılında yeni bir rekor daha kırdı.  Tabi bunda Beyonce ve Jayz’nin müzede çekmiş olduğu klibinde büyük etkisinin olduğu açık. 

Yukarıda bahsettiğim gibi Louvre Müzesi koleksiyonunda 350 binden fazla eser bulunuyor fakat ziyarete açık eser sayısı 35 bin civarında. Yeeaa azmış diyecek olanın ağzının üstüne vurun çünkü bu kadar eser demek, her bir eseri müzenin ziyarete açık olan saatlerde sadece 1 dakika inceleyecek olduğunuzda tüm eserleri görmenizin kabaca 73 gün sürmesi demek oluyor.

Tabi Paris’te yaşayanların bile böyle bir zamanı yoktur sanırım, bu nedenle kısaca görülmesi gereken eserlerden bahsedeceğiz fakat öncelikle kısaca bir Müzenin tarihini aydınlatalım. Yine Paris ve yine eski tarihlere uzanan bir yapı diyoruz, burasının tarihi 1190 yılına dayanıyor. Tabi o zamanlar burası bir müze olarak inşa edilmemiş. Öyle olsaydı bile o zamanlarda tüm dünya genelinde sergilenecek 35.000 eser yoktu diye düşünüyorum, yani boş kalırdı. Yapılış amacı o zamanlarda pek çok eserde oluğu gibi 2 sebepten birisi, Dini ya da Askeri. Burası da kale olarak inşa edilmiş bir yapı. 1190 yılında Kral Philippe Auguste tarafından yaptırılan bu kale 14. YY başlarında Kral V. Charles’ın çok hoşuna gitmiş olacak ki burayı malikaneye dönüştürmüş. Sonrasında ise 16. YY’daki Kral I. François burayı öyle sanıyorum ki “ Yaa burası çok büyük, hanımla malikanede birbirimizi bulamıyoruz mazeretiyle Kraliyet Sarayı’na çevirmiş, fakat ne hazin ki yine hanımla birbirlerini bulmakta çok zorlanmaya devam etmişler. Neyse ki artık emirlerine amade çok fazla çalışan olduğundan sora sora birbirlerini bulabilmeye başlamışlar ve mutlu mesut yaşamışlar, bu hikaye de burada bitmiş, demek isterdik tabi ama diyemedik. Ama şimdi biraz ciddiyet lütfen!!!

Tabi burası saraya dönüştürüldüğünde ufaktan sarayda sanat eserleri toplamaya başlamışlar. İlk olarak ta İtalya’dan getirtilen 12 tablo ile bu devasa Koleksiyon’un temelleri atılmış ve ardından geçen sürede koleksiyona sürekli eklemeler yapılmış. Ayrıca dönemin kraliyet ailesi sadece sanat eserleri toplamakla da yetinmemiş, 1692 yılında Kral XIV. Charles burada iki sanat akademisi kurmuş.

Tabi bu toplama eserlerin toplaması biraz yavaş gitmiş anladığım kadarıyla. Şöyle ki eldeki bilgiye bakıldığında, 1793 yılında Kraliyet Ailesi Versailles Sarayı’na taşınması sırasında Louvre’da bir müze olarak halka açılmış ve içindeki toplam eser sayısı ise sadece 537 adetmiş. Yani Kraliyet ailesi işleri biraz ağırdan almış ya da özde değil, sözde sanatseverlermiş  desek yeridir. Gerçek sanatsever orayı binlerde eserle donatırdı değil mi ? Müzeye dönüşmesi sonrasında ise eser sayısı hızla artmaya başlamış.

Bu müzede aradığınız aramadığınız her şeyi bulabilirsiniz. Batı Avrupa, Doğu Avrupa, Antik Mısır ve İslam eserleri, resim, heykel ve dekoratif eserler müzenin belli başlı konularını oluşturuyor. Bunun yanı sıra, Kraliyet bahçeleri ve müzenin önünde yer alan cam piramit gibi simgeleşmiş, fotoğraf çekilmeyenin dövüldüğü alanlara da sahip 🙂

Louvre Müzesi deyince bizim aklımıza tabi ki Mona Lisa geliyor. Aşağıdaki resme bakınca Mona Lisa’nın yanına giderek onu derinlemesine analiz etme, gözlerinin içine bakarak tatlı rüyalara dalma hayalinizi bir daha gözden geçireceğinize eminim. Normal bir günde normal saatlerde Mona Lisa tamamen bu şekilde oluyor. Elindeki selfi çubuklarını adeta bir samuray kılıcı gibi kullanan uzak doğulu turistlerden fırsat bulabilirseniz itiş kakış belki bir kaç resim çekebilirsiniz.

Tabi müzenin en önemli kısmı resim koleksiyonu ve Kral I. François tarafından Michelangelo, Raphael, Leonardo De Vinci, Rosso, Primaticcio gibi ustaların eserlerinin toplanmasıyla oluşturulan koleksiyon, sonrasında da pek çok paha biçilemeyen eserin eklenmesi ile büyümüş. Bugün bu koleksiyonun içinde en değerli eserlerden bir kaçı Mona Lisa, Saint Jean Baptiste, Madame Récamier olarak sayılabilir. 

Louvre Müzesi Heykel Koleksiyonu Michelangelo, Raphael, Carracci gibi ustaların eserleri yanı sıra, hem antik heykeller hem de modern pek çok eser bulunuyor. Buradaki en değerli eserler Michelangelo’nun Köleler isimli eseri başta olmak üzere en değerli eserler sergileniyor. Bununla birlikte Antik Mısır’a ait bazı heykellerde bulunuyor. Buradaki bazı eserler o kadar eski ki hakkında ve dönemlerine ait pek az detay bulunuyor. Mesela aşağıdaki “Oturan Katip” heykeli, kendisi bulunmuş ama hakkında neredeyse hiç bir bilgi bulunmuyor. 

Louvre Müzesi Dekoratif Sanatlar Koleksiyonu Ortaçağ’dan 19. YY’a uzanan geniş bir yelpazede günlük hayatta kullanılan eserlerin yer aldığı koleksiyon. Burada da pek çok vazo, kap-kacak bulunuyor. Durup hepsini tek tek incelemek imkansız. Bu yüzden yürürken şöyle bir kafanızı çevirip devam ediyorsunuz.

En dikkat çeken koleksiyonlardan birisi Antik Mısır Koleksiyonu. Taa  M.Ö 4000 yılından M.S. 4. YY’a kadar uzanan bir aralıkta Nil Deltası’nda yapılan resim, heykel gibi Mısır sanat eserleri yanında mumyalar, sfenksler ve Mısır Kültürü’ne ait dekoratif objeler de burada yer alıyor. Bu koleksiyon Dünyanın En Büyük Müzesi şanına yakışır zenginlikte diyebilirim. Burada yer alan mumya günümüze değin o kadar iyi korunmuş ki, dosta korku, düşmana ise güven veriyor. Sanki bir anda o meşhur mumya filmindeki gibi kııhııv diye bir ses çıkararak eli ile boğazınızı yakalayacak gibi 🙂

Tabi bir yandan eserleri gezerken bir yandan da ülkelerin tarihi eserlerinin nasıl yağmalandığını düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Sanırım Mısır’da bile bu kadar Antik Mısır eseri yoktur. Adamlar utanmasalar Piramitleri bile söküp getireceklermiş yani. 

 Yunan, Etrüsk ve Roma Koleksiyonu yine diğer ülkelerden, ağırlıkla Yunanistan ve belki de Türkiye’den yağmalanan eserlerden oluşuyor ve Yunan, Etrüsk ve Roma Eserleri barındırıyor. Buradaki eserlerin tarihi Neolitik Çağ’dan M.S. 4. YY’a kadar uzanıyor. Ağırlıklı olarak Yunanistan, İtalya ve genel olarak tüm Akdeniz kıyısında yapılan Apollon, Artemis, Afrodit gibi heykeller yer alıyor. Türkiye’den çalınan 3 Güzeller eseride yine bu müzede bulunuyor. 

Müzede ayrıca Kuzey Afrika ve Orta Asya Coğrafyası’na ait Antik Yakın Doğu Koleksiyonu bulunuyor. Bu koleksiyonda bölgeye ait İslam öncesi dönemin 9 bin yıllık periyotta en değerli eserleri yer alıyor. Müzenin en yeni bölümlerinden birisi ise 2012 yılında açılan İslam Eserleri Koleksiyonu. Bu bölümde İslamiyetin yayıldığı İspanya’dan Güneydoğu Asya’ya kadar geniş bir coğrafya da eserler yer alıyor ve eserler arasında minyatürler, heykeller ve taş yazıtlar bulunuyor.

Ve Meşhur Louvre Müzesi Cam Piramiti. Müzenin bu kısmı Dan Brown’ın “Da Vinci şifresi” kitabını okuyan herkese zaten tanıdık gelecektir. Bu devasa cam piramit sadece dışarıdan değil, müzenin içinden de aşağıya doğru sarkan ters piramit ile ilginç bir görüntü veriyor. Cam piramit Çinli Mimar I.M. Pei tarafından 1989 yılında yapılan ve yaklaşık 21 metre yüksekliğinde. Ayrıca Louvre çevresinde 4 cam piramit daha bulunuyor. Tabi Paris’e yapılan her güzel eserde olduğu gibi burası da Louvre Müzesi ile bu modern yapının birbiriyle alakasız görünmesi sebebiyle başta tepki toplasa da zaman içerisinde cam piramit eski ve modernin zarif bir kombinasyonunu temsil eder hale gelmiş ve insanlar tarafından kabul görmeye başlamış.

Louvre Müzesi Bahçeleri, 30 hektarlık bir alana yayılmış fakat tabi ki hepsi ziyarete açık değil ancak açık olanlar da sizi tatmin etmeye yeter. The Tuileries ve Carousel isimli iki ana bahçeden oluşan açık alanların her ikisi de ziyarete açık. Carousel Bahçeleri’nde Aristide Maillol tarafından yapılan 20 heykel, The Tuileries’de ise 17. ve 20. Yüzyıllar arasında yapılmış 200’ün üzerinde heykel ve tarihi eseri görebilirsiniz. Elbette bu bahçelerin yemyeşil ve huzurlu atmosferinin içinde. Seine Nehri Boyunca Louvre Müzesi ve Place de la Concorde arasında uzanan bu bahçeler UNESCO koruması altında ve yılda 10 milyonun üzerinde turisti kendine çekiyor.

Peki bu kadar yer var, en önemli eserler neler diye soruyorsanız açıklıyorum, doluşun 🙂

Burada en önemli eser tabi ki Da Vinci’nin Mona Lisa’sı. Zaten bulunduğu odadaki Koreli turistlerin amansız bir şekilde selfie çubukları ile en öne gitme uğraşını gördüğünüzde bunu net bir şekilde anlıyorsunuz. Bunun dışında Gericault’un “Medusa’nın Salı” isimli tablosu, Jan Vermeer’in “Dantelci Kız” adlı tablosu, “Milo Venüsü” ve “Marly Atları” heykelleri, Michelangelo’nun Köle isimli heykeli, Ortaçağ Hendeği kalıntıları ve Perrault Sıra Sütunları da görmeden müzeden ayrılmamanız gereken eserlerden. Bir de bu eserler dışında 25 eserde şurada bulunuyor, gitmeden önce bir göz atmanızda fayda var. 

Peki buraya nasıl gideriz diye soruyorsanız;

  • Metro ile ulaşım için 1 no’lu metro hattını kullanarak Palais-Royal–Musée du Louvre İstasyonu’nda inebilirsiniz.
  • Otobüs ile ulaşım için 21, 24, 27, 39, 48, 68, 69, 72, 81, 95 numaralı otobüslere binerek tam olarak cam piramitin önünde inebilirsiniz.

Louvre Müzesi Güncel Giriş Ücretleri ise bu büyüklüğe oranla iyi diyebiliriz. Biletler kapıdan 15 Euro. Yani göreceğiniz eser başına 0,0001€ para ödeyeceksiniz ki bence gayet makul (15€/35000 eser). Ayrıca müzenin resmi internet sitesi online bilet satışı yapmıyor. İsterseniz tiquets.com, getyourguide.com gibi sitelerden online bilet satın alabilirsiniz.

Paris Ferris Wheel: Paris’te yaptığımız en keyifli şeylerden birisi de Place de la Concorde’da bulunan büyük dönme dolabı, Tuileries bahçelerindeki büyük göletin etrafında oturarak izlemek oldu diyebilirim. Zaten adamlar bu dönme dolabın manzarası akşamları harika olur diyerek güzelce aydınlatmışlar, sonra da bu göletin etrafında bir kaç sandalye olsa oradan ne güzel izlenir diyerek sandalyeler koymuşlar. Bu arada gittiğinizde yerinde kocaman bir boşluk görebilirsiniz çünkü dönme dolap yılın belirli dönemlerinde sökülüp, yeniden monte ediliyor. Bazende Tuileries bahçesinin direk olarak içine kuruluyormuş. Yüksekliği yaklaşık olarak 65 metre civarında. Manzarayı biraz da yukarıdan izlemek isterseniz ücreti 12€. 

Carrousel Arc de Triomphe: Ya da Türkçe’de kullanılan ismi ile Zafer Takı. Peki nedir bu “Tak” meselesi ? Avrupalıların kurmuş olduğu en büyük devlet diyebileceğimiz yönetim olan Roma imparatorluğu döneminde, imparatorların kazandıkları zaferlerin anısına yaptırdığı büyük eserlere “Tak” deniyor. Aslında ne işe yarar derseniz pek bir halta yaradığı yok, hele kendi dönemleri için hiç yok. O dönemde sadece gariban halk en fazla “bak ne büyük zafer kazanmışız” diye düşünmüştür en fazla. Bugünlerde ise biraz daha işe yarıyor. Şöyle ki gelen turistler etrafında resim çektiriyor, üzerine çıkıp biraz sağa sola bakıp manzarayı izliyor ve karşılığında ise para ödüyor.

Paris’in en ikonik yerlerinden birisi olan Concorde meydanının tam ortasında yer alan bir eser Carrousel Arc de Triomphe. Napolyon’un kazanmış olduğu bir savaş sonrasında 1806 yılında yapımına başlanmış ve 30 sene içerisinde tamamlanmış. Tarihlerden de anlayacağınız üzere öyle çok fazla tarihi bir özelliği yok. Burasının asıl güzel yanı üzerine çıktığınızda etrafınızda kesişen tam 12 tane yolun durmak bilmeyen trafiğini izlemek. Bu arada araba kiraladıysanız bu trafiğe katılmak ayrı bir turistik eğlence olsa gerek. Mesela tamda şöyle bir video var.

Burasının özelliklerine gelecek olursak yüksekliği 50 metre. Fakat Paris çok düzgün şehirleşmiş bir kent olduğundan oldukça uzak mesafeleri veya Eyfel kulesini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Burayı gezmek isterseniz, kavşakta ışık olmadığı için alt geçitleri kullanmak durumundasınız. Buraya girme işi diğer müze, kilise vs göre daha zor olabiliyor çünkü bilet sırasını dar tünellerde beklemek durumundasınız. Tabi sabır işi ama sonuçta yukarı çıktığınızda sizi çok güzel bir manzara bekleyeceği için sanıyorum buna değecektir.

Yukarıyı gezip tekrar meydanın ortasına ulaştığınızda, yani Zafer Takı’nın yol hizasında, tam orta kısmında “meçhul asker” anıtı olduğunu fark ediyorsunuz. Burada yanan ateş mevcut ve resmi bayramlarda Fransa Devlet Başkanı burayı mutlaka ziyaret ediyor.

Zafer Takı’na ulaşmak için 1 ve 6 numaralı metro hatlarının ya da RER-A‘nın “Charles de Gaulle-Étoile” istasyonunda inmeniz yeterli.

Champs-Élysées: Ya da Türkçe yazılışı ile Şanzelize. Durun durun Gaziosmanpaşa’da yer alan o meşhur kafeden bahsetmiyorum, hani ülkemizde lüksün başkenti olarak bilinen ve filmlerimizde zenginlerin gelinlik almak için tercih ettikleri Şanzelize’den bahsediyorum. Duymayanlar vardır illaki, Burası aslında Bağdat Caddesi ile Nişantaşı karışımı bir yer. Champs-Élysées az önce anlattığımız Zafer Takı ile başlayan 12 caddenin en büyüğü. İsmi Fransızca da “cennet yeri” anlamına geliyor. Tabi buraya kadar gelip burada şöyle küçük bir yürüyüşe çıkmamak olmazdı. 

Zafer anıtından bakıldığında ihtişamı tam olarak anlaşılan yürüdükçe her adımda dans eden, şarkı söyleyen birilerine raslayacağınız ışıl ışıl, rengârenk bir cadde. Son zamanlarda ise adı çokça sarı yelekli eylemleriyle anılıyor.

Fransızlar burası için “la plus belle avenue du monde”, yani “dünyanın en güzel bulvarı” da diyorlar. Tabi dünyanın en güzel bulvarı üzerinde yer alan herşeyin fiyatı da diğer yerlere nispeten bir kaç kat pahalı. 

1616 yılına kadar Şanzelize, bahçeler ve açık alanlardan oluşan bir yermiş. O zamanın kraliçesi Marie de Medici (bu Mediciler Floransa da değilmiydi yaa ), Tuileres bahçesine ağaçlar diktirerek genişletmeye karar vermiş. Bu genişletme çalışmaları sürdüğü dönemde henüz adı Şanzelize olmayan cadde, adına 1709 yılında kavuşmuş. Sonra yıldan yıla popülaritesi artmış ve gaz lambasından aydınlatma, çeşmelerle süslenmeye devam etmiş.

Kiraların aşırı yüksek olması nedeniyle günümüzde cadde üzerinde sadece bir kaç tane konut varmış. Diğer ev görünümlü yerlerde ise çoğunlukla üst düzey firmaların ofisleri bulunuyor. Altlarında ise çoğunlukla markaların devasa mağazaları, showroomları bulunuyor. 

Şanzelize etrafında da yapılabilecek oldukça aktivite var. Mesela görmek isteyenler için Elysees Sarayı (burası Fransa Başbakanının bulunduğu ev), müzik gösterileri için Marigny Tiyatrosu ve içerisinde tarihi bir müze ve sergi evinin de bulunduğu Grand Palais hemen yakınlarda yer alıyor.

Şanzelize’de her yıl Basteille gününde büyük bir askeri geçit töreni yapılıyor. Bunun dışında yılbaşında yapılan aydınlatmalar oldukça meşhur ve yılbaşında Paris’e gitmek için bir neden bile olabilir. Ayrıca hayranları mutlaka biliyordue, Tour de France bisiklet yarışı bu meydanda sona eriyor. Yani Şanzelize yılboyu yaşayan bir cadde ve hangi dönem gittiğiniz farketmeksizin çok beğeneceksiniz.   

Jardins du Trocadéro Park: Burası Eyfel kulesini en güzel manzarayla görebileceğiniz yerlerden birisi. Zaten etrafta yer alan çılgın kalabalık size bunu gösterecektir. Ayrıca pek çok turistik gösteride yerel sanatçılar tarafından burada yapılıyor. Mesela Afrika asıllı gençler dans ediyordu biz gittiğimizde. Geldiğinizde uğrayabileceğiniz yerlerden birisi.

Sacre coeur: İşte size güzel Fransızca’nın güzel bir örneği. Çok basit şekilde Sacre Coeur olarak yazılan bir kilise ama okunuşu “sakğe köğ”. Biz ise biraz İngilizce bilenler olarak “Sakre Kör” olarak okumak istiyoruz ama ne mümkün. Pardon ama Fransızca Bey, tam olarak ne yapmaya çalışıyorsunuz acaba ? 

Zaten Paris’te enerjimizin bir kısmı Metro’da yapılan anonsların hangi durak olduğunu anlamakla geçiyor. Evet Fransızca çok güzel ve kulağa çok ahenkli geliyor ama o zaman biraz da telaffuza göre yazmak gerekmez mi ? Hele bi “Barbès Rochechouart” metro durağı var ki en sevdiğim oydu 🙂 

Belki de bu nedenle adamlar bir çalışma yapmışlar. Hangi metro durağı nasıl okunuyor diye. Linki şurada. Özellikle bizim kullandığımız Line 2’ye bi göz atabilirsiniz. Sacre Coeur’a gelmek içinde hat 2’ye binmeniz gerekecek ve “anveğ – sakğe köğ” durağında ineceksiniz 🙂 

Neyse dönelim tekrar Sacre Coeur’e. Paris’in en yüksek yeri olan Montmartre Tepesi‘nde bulunan Sacre Coeur Bazilikası, şehrin en güzel kiliselerinden biri.  Prusya savaşı sırasında ölenlerin anısına yapılmasına karar verilmiş. Yapımına 1875‘te başlanan bazilika 1914’te kullanılmaya başlanmış ama inşaatın tamamlanması 1923‘ü bulmuş. 

Burada tepeye çıkmak için çeşitli yürüyüş yolları var ama benim tavsiyem Montmartre Füniküleri‘ni kullanmanız. Çünkü yürüyüş sürekli tırmanma merdiven çıkma şeklinde olduğu için biraz zorlayabilir. Sonuçta Paris’in en yüksek noktasına çıkıyorsunuz.  

Tepeye çıktığınızda pek çok insanın yorgun argın kilisenin önündeki büyük merdivenlerde oturduğunu göreceksiniz. Siz ise akıllıca davranıp finüküler ile çıktınız ve bu meşhur tepeyi keşfetmek için onlardan bir adım öndesiniz artık, tebrikler 🙂 

Kiliseye geçmeden önce bu meşhur tepeyi şöyle bir adımlayabilirsiniz. İç kısımlarda turistik eşya satan dükkanlar, lokantalar ve cafeler bulunuyor. Ayrıca birde ressamların olduğu bir alan var, buradan isterseniz resim satın alabilir ya da kendi karikatür portrenizi çizdirebilirsiniz. 

Kilisenin çıkış kapısının hemen aşağı sağ tarafındaki küçük parkta bulunan Chevalier de la Barre heykelini görmek ve hikayesini öğrenmek Paris’e gelmişken şehrin tarihi hakkında daha fazla bilgi edinmenize yardımcı olabilir. Bu hikayeye gezim sırasında sitesinden çok fazla faydalandığım Ahmet Ore’nin sitesinden ulaşabilirler. 

Buralara geldiyseniz gözlerinizin önünde Amelie filmi canlanmaya başlayacaktır. Evet doğru tahmin ettiniz, filmin bir kısmı buralarda çekildi 🙂

Kiliseye tekrar geri dönecek olursak yine klasik U şeklinde turlayıp dışarı çıkabilirsiniz. İçeride diğer kiliselere nazaran çok enteresan bir yer bulunmuyor. Bu kilisenin enteresan özelliklerinden biri de, tıpkı Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetler bölümünde 7/24 Kur’an okunması gibi burada da 7/24 İncil okunuyor, dua ediliyor.

Onun dışında burada da bizilikanın kubbesine çıkarak Paris’i biraz daha yüksekten izleyebilirsiniz. Tabii çıkmak için 300 basamak tırmanmak ve parasını ödemeniz gerekiyor.

Kiliseden çıktıktan ve etrafta gezilecek herhangi bir yer kalmadığından emin olduktan sonra yürüyerek aşağı inebilirsiniz. Burada ünlü Seni Seviyorum Duvarı – Le Mur de Je T’Aime’i bizim yaptığımız gibi atlamayın sakın 🙁 Birde yürüyerek inerken “Paris – Ne Yenir” yazımızda bahsedeceğimiz meşhur çikolatacı Maison – Georges Larnicol’a uğrayıp çikolatadan sanat eserlerini görebilirsiniz. 

Evet Paris yazımı bu kadar. Paris’te o kadar çok görülmesi gereken yer varki gidemediğimiz bir çok yer olduğuna eminim. Sizlerde en görülmesi gereken yerleri yorumları ekleyerek, sonraki ziyaretimiz için bize büyük bir iyilik yapabilirsiniz. 

 Au revoir !!! Yani hoşçakalın

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir